“İlkokul, kalem kitaptan yoksun, radyo televizyon, telefondan mahrum, kışın kar tipi, yazın da sıcak ve kurakla cebelleşen, bir kaç büyükbaş, beş on koyunla ekip biçtiği tarlalardan kıt kanaat geçinen, dağlık mezra, köyde yaşam mücadelesi veren ahalinin ârif, bilgili ve dünyadan haberdar olma ihtimali var mıdır?”
Fakülte birinci sınıftan itibaren -özellikle- Âşık Edebiyatı derslerinde bu soruyu öğrencilerime hep sormuşumdur.
Köy hayatına dair bir bir sıraladığım menfî hadiselerin ardından tereddütsüz ve hiç düşünmeden…
“Mümkün değil!”
“Cehalete, eğitimsizlik ve bilgisizliğe mahkumdurlar.”
“Karanlık onların kaderidir.”
Gezgin âşık, ozanlar köy odalarında misafir edilip cönknameler, Kerem ile Aslı, Leyla ile Mecnun, Battalgazi, Köroğlu destanları, Hz. Ali’nin Hayber’in Fethi ve diğer maceraları okunup türkü manilerle meşk ediliyorsa…
Uzak, yakın diyarlardan hokkabaz, müzisyenler gelerek sünnet düğünü, nişan, toylara katılıp harman yerinde panayır, güreş ve deve yarışları düzenleniyorsa…
Hele Anadolu yollarına düşmüş memleket sevdalısı, donanımlı bir ilkokul öğretmeni, o köyün kıyısından köşesinden dahi geçmişse…
Ya da dünü, dini iyi bilen, matematik, coğrafya, yeni alfabeden haberdar, âlim, hoşgörülü ve salmaklı hocası varsa…
Neden olmasın?!
***
İkinci dünya savaşının son yılları… Çorum Alaca’nın Kalecikkaya Köyü!
Güneş doğmadan dere kenarındaki büyükçe bahçeli, çok horantalı ailenin tandırı hemen yakılır, bir çuval un hamur teknelerinde yoğurulup saç üzerinde pişen bazlama ve yufkalar evin gelinleri tarafından tek tek istiflenir. Ortanca oğul İsmail dama girerek hayvanların yemini suyunu verir. Bir diğer büyük kardeş Saadettin tarlaya gidecek at ve öküzlerin koşumunu hazırlar. Torunlardan Tahsin, Nazım, Memduh, Şükran, Refik de tavuk, ördek, culukların pinniğini açarak bahçeye salar, yemlerini verirler.
Birinci hanımı Melek’ten olma Saadettin, Kazım, İsmail adlı çocukları evlidir. Saadettin’den Şükran, Redife, Refik, Zehra ve Harun, Kazım’dan Mustafa, Tahsin, Müzeyyen, Nazım, Ömer adlı çocukları vardır. İsmail’den Şakir, Sabe ve Melek…
İkinci hanımı Hatice’den de çocukları Naile, Şahin ve annem Adile!
İşte sabahın bu kör vaktinde hummalı bir çalışmanın başladığı avlusu büyük hane, Mürsel Hocanın evidir. Bahçe, çapaya gidecek, çift sürecek, evin aşını pişirecek, çamaşır bulaşığını yıkayacak, hayvanlara bakacak erkek, gelin ve torunların iş telaşı, koşuşturmaların döndüğü avlu, adeta arı kovanına benzer.
Sabah ve akşam yemeğinde erkekler ve kadınlar için hazırlanan iki yer sofrasında bütün aile efradının tam tekmil hazır bulunması elzemdir. Aynı aşa kaşık sallanır. Arasıra torunlar arasında sürtüşmeler nedeniyle odalarına çekilen gelinlere Mürsel hocanın “Çağırın şu gelinleri sofraya. Yoksa nimet hepimize küser!” ifadesiyle odalarından başlarını çıkarıp sessizce sofranın kenarına ilişirler.
***
Mürsel Hoca nev-i şahsına münhasır, âlim sıfatını taşıyan cami hocasıdır. Köyde din-iman, Kur’an’la ilgili az da olsa kim bilgi sahibi olmuşsa onun rahle-i tedrisatından geçmiştir.
Kendi çocukları, gelin kız ve torunları bir yana Kur’an, iman ve ilim tahsili için köyün bütün çocuklarına evinin kapısını ardına kadar açar. Okul adının henüz uğramadığı bu köyde sabahın onundan itibaren Mürsel Hocanın evi okul bahçesine dönüşür. Çünkü din derslerinin yanı sıra tarih, coğrafya ve matematiğin temeli “kerahat cetveli” de (çarpım tablosu) bu ocakta öğretilir. “Elif be” okurken telaffuz edemeyen, basit matematik hesaplarında şaşırıp afallayanlar, arkadaşları tarafından dalgaya alınır. Gülüşüp bağrışmalardan rahatsız olan evin gelinleri çocukları paylamaya kalktıklarında Mürsel Hoca’nın çatık kaş ve bakışlarıyla karşılaşır karşılaşmaz yelkenleri suya indirmek zorunda kalır.
Son derece hoşgörülü, bağışlayıcı, gördüğü kusur ve kabahati örtmeye çalışan Mürsel Hoca, şu veya bu nedenle kendisine küsüp çekştirenlerin sözlerini kulak ardı eder, davet edilmediği sünnet töreni, düğün, cenazeye dahi gider. Kimseye kırgınlık, kin beslemeyen Mürsel Hoca, kapısından kovulduğu evin penceresinden girerek insanların gönlünü alır, rızasını kazanır.
Çocukları; “Baba, falancanın düğününe gidip bayrak duasını niye yaptın! Bak, senin hakkında ağza alınmadık laflar ediyor.” dediklerinde, “Çocuklar, o cahil birisi. Ne dediğini bilmez. Siz öyle sözleri duymayın, iyi söz ve güzel olanın ardına düşün!” der.
Defter, kitap, Kur’an cüzünü bir yana bıraktırıp beş-on yaşındaki çocukları mal, davar peşine gönderen babalarının yoluna çıkıp okutmak için yalvarıp yakarır. Kimi babalar; “Evin kışlık, yazlık işini sen mi yapacaksın? Bana iş yapacak adam lazım!” diyerek Mürsel hocayı payladıkları da olur.
Alaca’da tanışıp sohbet ettiği bir savcıya yazdığı mektubu, akşam yemeğinden sonra aile efradının duyacağı biçimde küçük oğlu Şahin’e sesli sesli okutur:
“Pek muhterem savcım! Sözlerime burada son verirken derũn-i dilden ve cân-ı gönülden saygı ve muhabbetle!”
Çocuk, gelin ve torunları “Göze, gönül ve kulağa hoş gelen kelămı duyup erkan ădăp öğrensinler, kasabaya gittiklerinde öğretmen, savcı, hakimle nasıl konuşulacağına dikkat ve özen gösteren saygın birey olsunlar diye…
Hâsılı tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır!
Hocanın el yazması Kur’an, ilmihal, hadis, akaidin yanısıra matematik, coğrafya, tarih kitaplarının yer aldığı kıymetli bir kütüphanesi vardır. Pencere yanındaki perdeyle örtülü yüklükte kitaplarını muhafaza eder. Ceylan derisi kaplı, dikişleri atmış kitaplarını tekrar dikip itinayla tozlarını alır. Haritalı coğrafya kitaplarından Seyhun-Ceyhun Nehri, İmam-ı Maturidi, Buhari, Ahmet Yesevi, Farabi, İbn-i Sina ve daha nice alimlerin yaşadığı şehirler, medreseler…
Bir bir öğrencilerinin beynine tane tane ve kazırcasına…
Ve kendisini görme fırsatına nail olamadığım, az çok mürekkep yalayan torunu olarak Mürsel Seçer hocanın kendime şiar edindiğim şu sözü:
“Ah çocuklar, ilme doyamadım!”
***
Annem işte böyle ilim irfanlı ders ve sohbetlerin balçık duvarlarında çınladığı dambaşılı, avlusu geniş evde doğmuş, bu kalabalık haneden de nişanlanıp gelin olmuş. Ağabeyleri ve ablası gibi şüphesiz annem de bu ocaktan kendi payına düşen ilmi almış. Şahin ağabeyi gibi bir hadis-i şerifi, ilahi veya matematik işlemlerini duymaya görsün! Anında bilgisayar gibi ve bir daha unutmamak üzere…
Ancak müthiş zekâ ve ezber kabiliyetine rağmen Kur’an okumaya başladıktan sonra ağabeyleri “Kız kısmı için bu kadar ilim yeter!” demişler. Buna rağmen odaya girip çıkarken, evin içini eşiğini, bahçesini süpürürken çocukların ellerindeki Kur’an cüzleriyle bağıra bağıra okudukları sureleri, akaid, kelam, coğrafya, metametik gibi dersleri kulaktan dolma da olsa hıfz edermiş.
***
Kalecikkaya Köyünde ilkokul birinci sınıf yıllarım!
Telli Mahalle, Aşağı Mahalle ve Yukarı Mahalle! Evimiz Yukarı mahallede harmana bakar. Harman dibinde de Üzeyir Dedemin çeşmesi! Bu çeşmenin önünden sol tarafa, Alaca yönündeki yol Armutluk denilen küçük bir vadiye gider. Yüce gönüllü, kimseyi kırıp incitmeyen derviş ruhlu İsmail Dayımın burada taştan küçük havuzlu bahçe ve tarlası vardır. Bahar döneminde her gün Armutluk’taki bağ bahçesini çaplamak, ağaçların bakımını yapmak üzere her gün Üzeyir Dedemin (Babamın babası) çeşmesinin önünden gelip gider. Aynı zamanda bu çeşme bizim bahçe çitlerimize otuz kırk adımlık mesafededir. Annem akşam vakti bahçenin çitlerine doğru yaklaşır ve eşeğini yedekleyerek geçen ağabeyiyle bir kaç dakikalığına da olsa selamlaşıp hal hatır sorar. Su, ayran ikram etmek ister ağabeyine… İsmail dayım da nezaketen geri çevirir.
“Sağol bacı! Allah razı olsun.”
Armutluk’tan evine götürdüğü heybeden salatalık, domates verir anneme. Ancak bahçeye, eve girmekten imtina eder.
Hep merak etmişimdir.
“İsmail dayım bir kez dahi olsa bahçeye kadem basıp niçin bacısının hanesinden bir bardak su, ayran içmez!”
Muhtemel ki bacısının kaynanasıyla ağzının tadı, evinin huzuru kaçmasın diye!
Kendi kızları (iki ablam) evlenip çoluk çocuğa karıştığında dahi kızlarına adıyla hitap edecekken önce “Şükran” (Saadettin ağabeyinin kızı), “İhsaniye” nin (Naile ablasının kızı) ve ancak üçüncü de kendi kızlarının (Hüsniye ya da Cevriye) adını zikreder: “Şükran, İhsaniye… şey aman Hüsniye kızım!”
Kazım ağabeyinin torunu (Nazım’ın oğlu) Mürsel, Alaca’da İmam Hatip Lisesinde okuyan on dört on beş yaşlarında sırım gibi delikanlıdır. Annem, adının Mürsel olması, uzun boyu ve fiziki yapısıyla hep babası Mürsel Hocaya benzetir. Sungurlu’dan köye gittiğinde baba ocağına da uğrar. Yeğenlerine tek tek sarılıp kucaklar. Sıra Mürsel’e gelince tepeden tırnağa süzer ve şaşkın bakışlarla:
-Mürsel balam o ne! Bu pilik pilik saçlar sana hiç yakışmış mı? Alaca’ya gittiğinde o saçlarını kestir! Şalkama tasınday yaptır (Kafan ayran tası gibi olsun). Seni öyle göreyim!
Mürsel halasını kırmaz. Aradan bir iki gün geçtikten sonra köyde annemi başka bir akrabasının evinde görür. Odaya girer, selam verir. Başındaki takkeyi çıkarır ve üç numara traşlı kafasını halasına doğru uzatır.
“Halam nasıl şalkama tası gibi olmuş mu?”
“Olmaz mı balam, hah şöyle! Şimdi yüzün gözün açılmış!”
Günümüze gelince…
Dedenizin babasının kızkardeşi ya da ailede uzaktan bir hala, nine ya da aksakal, zamane gencine; “Saçınız, başınıza karışıyor. Şöyle giyin, böyle taran!” diye emr-i vaki yaptığında…
“Z Kuşağı”, “milenyum genci” olarak çok uzaktan yaşlı akrabanızın lafını ikiletmeden saçınızı kestirip kendinize yakıştırdığınız kılık kıyafetinizden feragat ediyorsunuz?!
Ya da elinizdeki telefondan başını kaldırmadan: “Sen kim oluyorsun da saçıma, başıma karışıyorsun?” diye ağza geleni söyleyip ihtiyarı paylıyorsunuz!
Hangisi?!
***
Orta okul yıllarında annem babası, ailesine sevgi muhabbetinden bahsederken merakıma yenik düşerek:
“Anne! Kalabalık bir ailede büyüdün. Üvey ağabeylerin, yengelerin, yeğenlerin ve dahi torunları… Bir de senin öz ağabey ve ablan var.
Bu sevgi, huzur ortamında aceba öz ağabey, ablana sevgi, saygı ve muhabbetin daha farklı, daha fazla mıydı?
Annem hiç tereddüt etmeden:
“Ay balam, kim ögüy (üvey), kim öz, baba ocağında zerre kadar hissetirilmedi. Ne yengelerim ne ağabeyim ve ne de diğer ağabeylerim tarafından. Onları birbirinden nasıl ayırabilirim?”
Ömrü boyunca ablası Naile, ağabeyleri Saadettin, Kazım, İsmail, Şahin ve çocukları… Mustafa, Tahsin, Müzeyyen, Ömer, Nazım, Şükran, Redife, Refik, Zehra, Harun… ve dahi ağabeylerinin torunları Şakir, Sabe, Melek, Raif, Yakup, Hacı Arslan, İhsaniye, Nur Osman, Özcan, Seyhan, Hatice, Kadir ve diğerleri… Sevgi ve muhabbetle… dilinden, gönlünden hiç düşürmedi.
Keza abla, ağabeylerinin çocukları ve torunları da “Adile Hala” ve “Adile Teyzeleri”ni…
***
Henüz taze gelinken Kayınpederi (Üzeyir Dedem) vefat eder. Köyde Salmaklı lakabıyla bilinen kaynanasının (baba annem) da adı Adile’dir ve kırk yaşlarında dul bir kaynana, evlenme çağında üç görümce ve iki kayınbirader… ve bir de ardardına kendi üç kız ve üç oğlan çocuğu! İki kızı, kayınbiraderlerinden bir iki yaş küçüktür.
Görümceler tek tek evlenir ve yuvadan ayrılırlar.
Kayınbiraderleri ve iki kızının okul çağı gelmiştir. 1960’lı yıllarda köye barakadan bir okul yapılır ve ilk öğretmeni atanır. İki amcam ve büyük ablam okula yazdırılır. İdarenin cılız ışığı ve kona etrafında amcalarımla arkadaşları matematik, Türkçe çalışırken büyük ablam bir kenarda kalır. Evde öğretmenin verdiği ödevi hatırlayamaz, ağlamaya başlar. Annem ta evin bahçesinden duyduğu, çocukların sınıflarda “metre, santimetre” diye bas bas bağırarak ezberledikleri ölçü birimlerini kızına tekrarlar:
“Kızım hatırlamaya çalış! Dekametre, dekmetre vd.” Büyük ablamın da aklına jeton hemen düşer, söylediklerini sevinerek defterine yazar.
En az annem kadar zeki, becerikli, sorunların pratik çözümünde deha ve cevval küçük ablama gelince! Babaannem, bütçemiz uygun değil diye okula yazdırmaz.
Öğretmen okul bahçesinde marş söyletirken köy çocuklarına, küçük ablam hiç yerinde durur mu? O da evimizin yukarısında yolda mahallenin küçük çocuklarını sıraya dizer, eline aldığı dal çubuk ve peşine taktığı arkadaşlarına verdiği komutla harmana doğru “Eskişehir, Eskişehir yalçın kayalıkların!” marşını söylete, söylete gider.
Okul bahçesindeki öğretmen marşı duyar duymaz koşa evimize gelip babaanneme yalvarır. “Ne olur bu kızı okula yazdır. Bu kızda cevher var. Gerekirse bütün masraflarını ben karşılayacağım. Okuyup doktor, mühendis olacak çocuk bu!
Babaannem: “Nuh der, peygamber demez.”
Ne acı ki küçük ablam çocukluk, genç kızlık, evlilik ve annelik hayatında da bunun acısını çok çekmiştir. Ankara’nın Dikmen semtinde kendi çocuklarının okuduğu okulda kurslara giderek okuma yazmayı ancak öğrenmiştir.
Hülasa!
Annem ne kendi ailesi ne de babam tarafıyla ilgili bir kez dahi nahoş söz sarf etmedi. Hep babamın kardeşi amcalarıma saygı hürmetle hizmet etti. Yıllarca görmediğim Hasan Amcam Sungurlu’da evimize geldiğinde hemen salma pişirip önüne koydu. Meğer amcam etsiz mantıyı (salma) çok seviyormuş. Yetmiş-yetmiş beş yaşlarına gelen ablalarım da annemiz gibi… Kırk yılda bir olsa da hanemize gelen amcalarıma küçük kardeşi gibi aynı hürmet, izzetle hizmet edip etraflarında her zaman dört pervane oldular.
***
Kırbrıs harekatından önce Kalecikkaya Köyünden Sungurlu’ya göçtük. Dambaşılı iki oda, bir sofalı, yan tarafında tandırı ve onun yanında küçük bir ahırı olan genişçe bahçeli, erik elma ve söğüt ağaçlı evimizden ayrılmak zordu benim için. Hele sundurmanın önündeki mis kokulu iğde ağacından…
Bayram seyranda köyümüze her gittiğimizde evimizden bir şeyler eksilmeye başladı, ahır, tandırdan sonra evin duvarları tek tek yıkılmaya başladı. Yıllar sonra genizde hoş bir koku sadası bırakan iğde ağacı ve ardından da tek tek kökünden kesilen elma ağaçları… Elli yıl sonra geriye sadece bir erik ağacı kaldı. Çocukluğumuzdan bir anı, zamana direnen, meyvesiz ve kurumaya yüz tutmuş ancak hâlâ toprağa inatla bağlı, dalları kurumuş, cılız erik ağacı…
Okul yıllarım Sungurlu’da iyi başlamadı (köydeki birinci ve ikinci sınıfta yaşadığım travmalarım vardı ve ne yazık ki bu travmalar peşimi bırakmadı. Bu şekilde hele şehirdeki bir okula uyum sağlamam imkansızdı). İlkokul üçüncü sınıf tekrarına kaldım.[1]
Okul, mahalleden hangi yöne dönsem başarısız, haşarı ve beni yanlış yollara sevk edecek, bilinmezlik girdabının derinliğine çekecek arkadaş ve arkadaş grubum vardı.
Uçurumun kenarından sımsıkı, sıcacık merhametli bir el uzandı ve kurtardı beni! Bu el annemin eliydi. Yeni öğretmenime gitti, tanıştı, konuştu. Bana cesaret verdi. Sabrı, dili, eli, gönlüyle eğitim öğretim yolumda her ne engel varsa bir bir kaldırdı. İlkokulu başarıyla bitirdim. Daha sonraki eğitim hayatımda da hep korudu kolladı, yol yordam gösterdi.
Futbol, spor, sinemaya dair hiçbir zaman bir yasak engelleme mevzu bahis değildi. Oyun, oyuncaklarla ilgili hangi konu olursa olsun… Aldığım kararların hep arkasında durdu. Belki ona göre anlamsız, faydasız gibi görünen (pul koleksiyonu, resim çizme vd.) meselelerde dahi beni özgür bıraktı.
Beyaz perdede seyrettiğim karateci Jimy Wang Yu’nun deniz kenarında ayak bileklerine taktığı kum torbalarıyla yaptığı idmanlardan esinlenerek anneme kum torbası dikmesini istedim. Üşenmeden dikti bu torbaları… İsmet Paşa Mahallesinde uzun yıllar kiracısı olduğumuz Necip Dede’nin köşkü andıran evinin bahçesinde ayak bileklerime bağlar, antremanlar yapardım.
Sinemada izlediğim ve taklit ettiğim karatecilerin saçma sapan hareketlerini yadırgamayan, bileklik ve kum torbalarıyla ilgili talebimi çevirmeyen, “üf” demeden ve üşenmeden iğne iplikle dikip hazır eden annem!
İki konuda keskin duruş, kararlı sert tavrını gösterdi.
Çizgi romanlarım!
İfrit olurdu. Bırakın okumayı eve dahi sokmama izin vermezdi. Zempla, Conan gibi çizgi romanlardaki karakterleri ucube resimler olarak algılıyor, onlara özenip eğitim- öğretimimi etkileyeceğini düşünüyor olsa gerekti.
Cumartesi, pazar günleri dahi sokağa çıkıp oynamaktan alıkoyan ve eve mahkum eden Tarkan, Kara Murat, Karaoğlan, Tommiks, Teksas, Zempla, Kızılmaske, Mister No vd… Paramız yetmediğinde arkadaşlarımızdan takas yoluyla devşirip bizi de maceradan maceraya sürükleyen ve elimizden düşürmediğimiz bu kitapları odamda annemin göremeyeceği zula yerlere saklar, ders kitaplarımızın arasına koyarak okurdum.
Diğer konuya gelince!
Saz, darbuka ve müzikle ilgili her şey! Lise birinci sınıftayken bir gün evde ders çalışırken masamı piyano gibi hayal edip parmaklarımı tuşlarında gezdirmeye başladım. Annemin ilk kez hiddetli sert tavrına o gün maruz kaldım:
-Bir daha öyle saçma sapan şeyler yapma! De garipnin sıpalaanı de de !
Annemin çok kızdığında nadir de olsa kullandığı ifade buydu.
Neden bu kadar tepki gösterdiğini anlayamamıştım. Ancak yıllar geçti. Üniversiteden mezun olup askerlik görevimi yerine getirdikten sonra Ankara Üniversitesi TÖMER’de Türkçe okutmanı olarak göreve başladım. Türk Cumhuriyetlerinden gelen öğrencilere Türkçe öğretmek üzere yeni açılan Gaziantep Şubesinde görevlendirildim. Orada tanıştığım ve sonra Manas Üniversitesinde beraber görev yaptığımız kadirşinas vefalı dost arkadaşım Mehmet Kıldıroğlu’yla mütevazi bekar evinde bir yıl kaldık. İkimiz de birer saz alıp öğrenmeye çalıştık. Daha sonra Ankara’ya Tunalı Hilmi şebesine görevim çıktı.
Sıkı durun dostlar!
Darbuka, saz ve müziğe dair her ne varsa! Hiç sevmediği saz ve piyanoyla ilgili keskin kararlı tavrını bir yana bırakarak… bağlamama renkli, desenli ince kumaştan bir kılıf dikti. Hem de üşenmeden itinayla ve özenle….
Çocukluk ve delikanlılık yıllarımın geçtiği şehir ve mahallede ne yana dönsen ne tarafa baksam okul kaçkını, kavgacı, zamandaş ve kurdaşlarım çoktu.
Ana yüreği! Anladım ki sert ve kararlı tavrının nedeni boşuna değilmiş. Saza, eğlenceye heves edip avare olur, okul eğitimini boşlar diye…
***
Sungurlu’da 1978’li yıllardan itibaren yaklaşık otuz-otuz beş yıl İsmet teyzeyle (Allah rahmet eylesin) mevlid, ölüm yitimde baba ocağından aldığı ilim, ilmihali genç kızlara, kadınlara… tatil dönemlerinde ise başta kız çocukları olmak üzere mahallede okul çocuklarına Kur’an, 32 farz sünnet, dini kaide ve kuralları öğretti.
Özellikle Cuma kadın meclislerinden sonra İsmet teyze ve diğer arkadaşlarından aldığı latin harfli ilahileri alıp bana getirir, Arap harfli metinlere çevirmemi isterdi. Ortaokul yıllarında çizgi romanlardan başımı kaldırmaz, mırın kırın eder, üşenirdim. “Balam, oğlum yavrum!” diyerek nazlandırır en sonunda yazardım.
Hafızamda kalan ilahilerden biri de “Semaver” ilahisiydi…
“Semaverim kaynıyor,
Nefsim de bana uymuyor.”
Bir diğeri de “Su” ilahisi
“Benim muradım su
Senin muradın nedir hu
İlla Hu, illa Hu!”
Yalnız bir de Osmanlıca el yazmalarından okuyup ezberlediği “Türkçe” dualar vardı. Bu duaları da latin harfli metinlere annemin ricası olmadan, üşenmeden, özgür irademle aktarırdım.
Türkü, şarkı söyleyip mırıldandığını bir kez bile duymadım, görmedim. Yalnız bir türkü var ki (evimizde televizyon yoktu)! Eli hamurda da olsa hızla radyonun yanına gelir, başını sallayarak ve gözyaşını dökerek…
“Annemin bir atı olsa uçsa da gelse,
Uçan da kuşlara malum olsa,
Ben annemi özledim.
Hem annemi hem babamı,
Ben köyümü özledim.”
Ve en çok da
“Aşlı aşlı memlekete kız vermesinler” dizeleri geldiğinde dizlerini dövüp “ah!” çekerdi.
***
Korku bütün insanların iç dünyasında var olan son derece doğal içgüdüsel tepki davranışlar bütünü… Örneğin iftiradan ve hayatım boyunca hep öğretmenlerimden korkmuşumdur. İlkokul birnici sınıfta birden ona kadar sayamayışımın ardında yatan neden öğretmen korkusu olmuştur (Beylik öyküsünde ayrıntılarıyla yazdım). Sert ve otoriter karakterli babama dahi korkuyu yakıştırırken… anneme ise asla…
Babam borç ve borçlanmaktan, polislik, jandarmalık hadiselerden her zaman korkmuş, çekinmiştir. Oysa annem yüce, aşılmaz dağlar gibi engin okyanuslar gibi derindi benim için. Her zorluğun, her meşakkatin üstesinden sabır ve metanetiyle gelebilen bir kadındı. Ev, ocak çocuklarına sonsuz sadakat ve adanmışlık timsali hayatın her türlü cevrü cefasına karşı çelik bir irade ve kararlı duruşu vardı. Fakat yıllar sonra öğrendim ki onun da korkup sindiği şeyler varmış. Elliye merdiven dayadığımda ağabeyimin bir sohbet esnasında dile getirdiği…
Dünyanın neredeyse yarısını fetheden Cihangir Cengiz Han’ın askerlerinin dahi korkup çil yavrusu gibi dağıldığı…
“Şimşek ve yıldırım korkusu!”
Su, hayat, ışık gibi… Okyanus mürekkep olsa, bünyadaki bütün ağaçlar kalem olsa… Yine de adına yazılan şiirlerin yetersiz kaldığı bütün annelerimizdeki bu adanmışlık, ana şefkat ve merhameti… aynı zamanda Tanrı tarafından bahşedilen korumacı kollayıcı cesareti!
Kendi insaní, içgüdüsel korku ve zaaflarını çocuklarından saklıyor, gizliyor. Hayatın getirdiği ve getireceği, zorluklar, engeller, sıkıntılar karşısında çocuklarına güven, sabır ve cesareti göstermek, öğretmek, anlatmak ve hissettirmek adına…
Ve dahası…
Anne, baba… Şu fani dünyanın nimetlerine dair, nefsi için evlatlarından hiç mi arzu isteği olmaz?!
“Ben de evladım! Herkesin gittiği deniz kenarındaki tatil beldeleri… adını, şanını duyduğumuz bu mağazanın elbiseleri, şu restoranın lezzetli yemekleri vs…
Bir kez dahi olsa kendisinden duymadım.
Ne vefalı bir evlatmışım ki! Yaşım kırklara geldiğinde muhasebe ve mülahazasını ancak edebildim.
Sıkı durun dostlar!
2010 Sinop Üniversitesi yılları…
Sinop’ta ilk kez denize nazır bir restorana annemi davet edip götürdüm. Sipariş ettiğimiz çorba, kebaplar lezzetli ve tadı tuzu da yerindeydi. Üstelik öncesinde herhangi birşeyler de atıştırmamıştı. Masaya gelen kebap ve köfteyi hep benim önüme sürdü. Kendisi köftenin kenarından, ucundan tattıktan sonra…
Şefkatli kanatları hep çocuklarının üzerineydi. Güneşin sıcağından, yağmur karın soğuğundan korumak adına. Çocukları evlendikten sonra da, sıra torunlarına geldi. Onların geleceğine yönelik elinde avucunda biriktirdiği küçük meblağlarla onlara katkı sağlamak adına!
Dostlar!
Görmedim… hiç görmedim! Annemin başını yastığa koyup hasta, yorgan yatak birkaç gün yattığını… Başı ağrıdığında yemenisini başına iyice dolayıp sarar, çamaşırını yıkamaya, yemeğini pişirmeye devam ederdi. Gelinlik çağlarında “Köyde günlükçü olarak gitmediğim, basmadığım tarla kalmamıştır.” derdi. On üç on dört yaşındaki ablalarıma eskiden kalma pazen, kumaşlarla gece yarılarından sabaha kadar bayramlık elbise, etek dikiğini sohbet aralarında anlatırdı..
“Anne gündüz başkalarının tarlalarında çapa, akşam eve gelip yemek pişir, ahırdaki mala davara bak ve bir iki saat uykuyla yine ertesi günün sabahında güneş doğmadan milletin tarlasına ırgatlığa git! Hiç yorulmuyor muydun?” diye sorduğumda “Balam o günler zor günlerdi. Her evin korantasının başında vardı. Gençtik, şükür üstesinden gelebildik!” derdi.
***
2003 Mart ayının yedisi! Soğuk bir kış günü… Kırgızistan’ın Bişkek şehri, 5. mikra rayonda, bir apartmanın dördüncü katında yetmiş metre karelik iki oda bir salonlu odanın sabahı, saat 6.30 civarında Türkiye’den küçük ağabeyimden telefon geldi. Telefonu elime aldım, ağabeyimin sözleri son derece hüzünlüydü, “Allah’ın takdiri, elden ne gelir?” sözünü duyar duymaz başıma kaynar kazan döküldü.
“Aceba hangisi, babam ya da annem?!”
Aklım başımdan gitmişti. Ağabeyime lafı uzatmadan söylemesini istedim.
“Babam!”
Telefonu kapattım, oturdum koltuğa ağladım… ağladım. Dayanamadım en sonunda! İki küçük kızımın uyuduğu odanın kapısını kapattım, hıçkırıklarımı duymasınlar diye…
Dostlarım, mesai arkadaşlarımın hiç birinin duymasını istemedim.
Defin merasimine yetişmemin imkanı yoktu. Uçaklar haftada üç gündü. Ancak tatilde Türkiye’ye dönebildim[2].
***
Kartal gibi ailesi, ev ocak çocuklarının üzerine kol kanat geren anneciğim artık elden ayaktan düşmüş yatağa mahkum, bakıma muhtaç vaziyette ablalarımın müşfik ellerine teslim oldu. Çalıştığım Giresun Üniversitesinden fırsat bulduğumda Ankara Dikmen’deki Cevriye ablamın evinde onu ziyaret eder oldum. Artık güç kuvvetten düşmüş, yatakta bir kaşık çorba suya muhtaç, ablalarımın kaşık kaşık ağzına götürdüğünü zorla yutkunarak içtiğini gördüm. Umay Ene bildiğim anacığımın bu çaresiz hali beni çok üzmüştü.
Avurtları çekilmiş, solgun bir yüz ve gözleri kapalı! Yatağın yanına gelip kanı çekilmiş ince damarları iyice belirginleşmiş ince parmaklarını elime aldığımda beni ancak sesimden tanır haldeydi. Zayıflamış gözlerini açacak mecali kalmamıştı, yalnız kokusuyla evladını tanıyordu.
Üniversiteye attığım adımla artık annemden ayrıldım. Fakülte, askerlik yılları… Sonra AÜ TÖMER Türkçe okutmanlığı… Daha yirmi beş yaşına gelmeden Kazakistan, ardından Gaziantep, Ankara ve tekrar Kırgızistan’da Manas Üniversitesi görevi… Sonra Sinop ve Giresun Üniversitesi… Bütün bu göçebelik hayatımdan annemde geriye kalan benim uçak yolculuklarım!
Havadaki bir uçağın sesini duyduğunda “Bu Ahmet’in uçağı mı ballar?” diye ablalarıma yanındakilere sorarmış.
Ağlayamıyordum, mankurtlaşmıştım ama durgun ve yorgundum. Küçük ablam benim karakterimi, iç dünyamı çok iyi biliyordu. Üzülmüş ve tedirgin halde bana:
“Kardeşim neden üzülüyorsun?”
“Abla, ben hayatım boyunca anamızı hiç böyle çaresiz görmemiştim. Ne yorulduğunu, ne hastalandığını ve ne de bir gün “Of!” dediğini… O her zaman güçlü, metanetli ve ailesine kol kanat geren bir kartal, dişi aslandı. Bu hali beni çok üzüyor.”
Ablam sakindi ve teselli eder mahiyette:
“Metanetini koru! Ablaların ve ağabeylerin olarak her şeyiyle ilgileniyoruz. Ya bakacak, bir bardak su verecek kimsesi olmasaydı! Yatağa mahkum, bir yudum su vereni, kimi kimsesi olmayan binlerce insan var öyle, üzülme!”
2025 yılı, mart ayı… Günlerden Perşembe!
Son defa… ama son defa, dünya gözüyle görmek için Giresun’dan arabamla yola çıktım. Sungurlu’da büyük ağabeyimi alıp Ankara yoluna düşerken… Acı haberi ne yazık ki öğle vakti yolda aldık.
Bir cuma namazı sonrası Sungurlu Karşıyaka mezarlığında babamın yanına, ebedi istirahatgahına dualarla uğurladık annnemi. Orada dökmediğim gözyaşlarımı o andan sonraki hayatımın her anında dökeceğimi iyi biliyordum. İçten içe, dizinin dibine oturduğumda saçlarımda damarları çıkmış parmaklarının gezinen sıcaklığının yokluğunu hissede hissede…
Zaman her yaranın melhemidir. Yıllar geçtikçe açılan yaralar, kapanır, acılar unutulur. Fakat yetimlik bir yana öksüzlüğün tarifsiz acısı bambaşka! Bilinmez bir zaman ve mekanda içtiğiniz tarhana, toyga çorba, yediğiniz un helvanın kokusu bir anda burnunuzun direğini sızlatır. Çünkü bu koku sizi ta buzdolabı olmayan annenizin mutfağına, sımsıcak pamuk gibi el ve yüreğine götürür.
Öptüğünden beri anneciğim en sonuncu kere sen
Her kapıdan kovdu oğlunu muhabbet bekçisi
Bütün gönüllerden daha ılık, yumuşak kabrinin başı
Şuraya damlasın gözyaşımın en acı ve tatlısı…
Tatar şair Abdulla Tukay bir şiirinde annesine özlemini dizelere böyle döküyor.
Yine anneciğinin kendisini “Uyu ey tıfl-ı melekşahım!” ninnileriyle büyüttüğü sanat güneşimiz Zeki Müren’in bestelediği ve güftesi Özer Şenay’a ait o şarkı!
Mazide kalan hatıra gibi
Şefkatli kollarını aç bana anne
Geceler çok soğuk, sessiz ve karanlık
Üşüdüm, üstümü örtsene anne
Yanımda olmanı ne çok isterdim
Dizine yatıp da uyurdum anne
Dilimde dua gözümde rüyasın
Seni çok özledim hasretim anne
Annem, annem, anneciğim.
Dinleyemiyorum artık! Annem hayattayken de… Hem hüzünlendiriyor hem de suçluluk hissi uyandırıyor bende bu şarkı!
Tam göçebelikten kurtulup, yer yurt edinecekken, başımı kaldırıp bana aydınlık veren güneşime doğru “Başardın işte anne! Başardın sonunda!” diyerek koşacakken?!
Yalnızlığı severim. Kırmaz, kırılmaz, sesiz, öfkesiz ve sakin bir arkadaştır… Hayat, aşk ve hüzne dair herşeyi anlatır. Dinlemeyi bilir, dinletmeyi de! Üzmez, sıkmaz insanı!
Bir gün sessiz ve habersizce o da gittiğinde… Tek ve bir başına! Çok dokunur… geride buruk, mayhoş bir elem ve acı bırakarak!
Köyüm, çocukluğum, ailem, çocuklarım, babam ve en sonunda annem!
Sadece ve sadece kokusuyla … Yeni doğmuş, kımıl kımıl annesinin göğsünü arayan kurt eniği gibi…
Özlenmez mi! Hem de nasıl… Burnunun direği sızlar, “keşke”lerinle beraber…
Evet! “Yalnız” kaldığında ve en sonunda dost, arkadaş bildiğin “yalnızlık” da seni terk edip gittiği günün sabahında…
Duahanem kapandı, güneşim söndü dostlar!
Arkamda saf ve deruni gönülden gelen duaların gücü vardı. Attığım her adım ve her nefeste ve vücudumun her zerresinde hissettiğim… En ümitsiz, çaresiz anımda…
Oysa şimdi?!
Ana olmadıktan sonra yer yurt fizan, her bağ-ı irem hezeyan!
Her yer karanlık, her yer sis, tar-u duman!
Tarifsiz bir boşluk!
Dostlar!
Hasılı ve en önemlisi…
Erkeletilmeye muhtacım! Ne acı ki artık kimseler beni annem gibi başımı dizine koyup okşayarak nazlandırmayacak!
Profesör annem benim hayatımın en iyi öğretmeni ve en iyi akademisyeniydi. Ne zaman tökezleyip abınsam hep elimden tuttu. Hata ve yanlışlarımı bilge bir filozof, pedagog ve akademisyen kimliğiyle onardı, düzeltti. Dokunarak, kızmadan, incitmeden munis şefkatli dokunuşlarla…
Çizgi romanlarım hariç nezaketle uyardı. Beş yaşındayken de elli yaşındayken de! Her an ve her nefeste… arıyorum annemi, sesini, gölgesini, buruşuk damarları çıkmış sıcacık, sevecen parmaklarının saçımda gezinişlerini…
Meğer ben yalnız annemi değil, bilge hocam, akılmanımı da kaybetmişim. O benim vefakar, müşfik ve sabırlı, ilk ve son öğretmenimdi. O benim “Profesör Annem”di.
Anacan,
Torpoguňuz torko bolsun!
Ceriňiz beyiş, koşunaňız paygambarıbız bolsun!
Ahmet Güngör
08.01.2026
[1] Bkz. “YOL”, https://www.youtube.com/watch?v=1VYsqet9mLM
Bölüm 1 Yol, https://www.youtube.com/watch?v=ZmbCTX47wGk
[2] https://gungorname.com/cira/ , Babamla ilgili yazıyı ancak Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesinde görevliyken Kentav’da yazabildim. “Çıra” (Ağalıktan Gönüllü Köleliğe), gungorname.com,
