Posted on

On yedi yaşındayken (1984) bir resim defterinin arka sayfalarında kaleme aldığım bu roman denemesi, her şeyden önce bir heyecanın ifadesidir. Bir yıl içinde yazılan bu romanı, yaklaşık yirmi beş yıl sonra biçim, biçem, yapı ve anlam açısından tekrar ele alıp düzenlemek istedim.

Daha sonra böyle bir çalışmanın gereksiz ve anlamsız olacağına kanaat ettim.

Her şeyden önce bu roman (ya da öykü) on yedi yaşın ürünü. O yaşın duygu ve heyecan dünyasının yansıması. O halde eksiği gediği ve acemiliğiyle bir anlam kazanmaz mı?

Çocuk edebiyatı kadar, çocukların yazmış olduğu yazınsal türler de edebiyat araştırmalarının konusu içerisindedir. Bu nedenle Web sayfamızın not defteri bölümünde yer almasını uygun gördük.

 

EJDERİN İNTİKAMI

 

Kurtların çakalların uluması gecenin karanlığına çarpıp vadinin ortasına kurulmuş obaya kadar geliyor, köpekleri tedirgin ediyordu. Köpeklerin gözleri karanlıkta çakmak çakmak  anlamsız ifadelerle hırlıyorlardı. Etrafı dağlarla çevrili  obanın gözcüleri birbirlerine şaşkın şaşkın bakıyorlardı.  Etrafını kuşattıkları ateş de yavaş yavaş gücünü kaybetmeye başlamıştı. Rüzgar yüksek dağları yalayıp obaya doğru süzülürken kumandanını selamlayan ordular gibi obanın üzerinden geçiyordu.

Obanın az ötesinde yer alan küçük göl her zaman sakinken rüzgârın etkisiyle, küçük dalgalar oluşturuyordu. Obanın birkaç çadırından gelen çocuk ağlamalarına ninni sesiyle birlikte rüzgar da karışıyor, dalga uzaklara gidiyordu.  Obanın ortasında yer alan çadır; büyüklüğü ve sağ tarafına çakılı duran tuğuyla kendini hemen gösteriyordu… Belli ki oba reisinin çadırıydı. Çadırın birkaç yüz metre ötesinde koyun ve sığırların bulunduğu azbar ve onun yanında da yılkı sürüsünün bulunduğu üstü açık bir ahır vardı. Nöbetçiler, pür dikkat kişneme ve koyun melemelerinin arasında sağı solu kolaçan ediyorlardı. Çocuk ağlamaları ve ninninin yerini artık derin bir sessizlik almıştı.

***

Güneş, sabahın kızıllığında, yataktan başını kaldıran afacan çocuklar gibi dağların ardından kendini göstermeye başladı.  Yeryüzüne yayılan bu göz kamaştırıcı ışık, bu güzel Hun obasına göz kırpıyordu.  Obadaki Hun kadınları tatlı bir telaşla bir  sağa bir sola koşuşturuyordu. Kimi su getiriyor, kimi ocak yakıyor, kimisi de hayvanları ağıllardan çıkarıp süt sağıyordu. Obanın erkekleri de atlarını, eyerlerini  ava hazırlıyorlardı.  Yaşlı, ihtiyarlar da bir ağacın dibinde toplanıp koyu sohbete dalmışlardı. Çinlilerle yaptıkları savaşları, çarpışmalarını birbirlerine anlatırken o anı sanki yeniden yaşıyorlardı.  Bütün bu olan bitenden uzak derin düşüncelere dalmış, yaşı kırk kırk beşlerde olan biri vardı ki, dünyadan adeta kopup gitmiş gibiydi.  Uzun, düz saçları rüzgarda dalga dalga dalgalanıyor elleri belinde güreş tutan çocukları izliyordu, Omuzları geniş, beli kurt beli gibiydi. Çocukların güreşine bakarken eski hatıraları yavaş yavaş gözünde canlanmaya başlamıştı. Hun Hakanının emriyle, Yueçi savaşçılarını küçük bir orduyla darmadağın etmişti. Adeta Çinlilerin korkulu rüyası haline gelmiş, kendisini öldürmek için plan  üzerine plan yapmış fakat bunların hepsinden sağ salim kurtulmuştu. Savaş yıllarının bittiğini obasıyla birlikte bu topraklara göçmesine Hun hakanı buyruk vermişti. Son altı aydır bu bölgede herhangi bir vukuat olmamıştı. Fakat bir süre önce atla üç günlük mesafedeki hun obalarına Yueçilerin saldırdığı haberi buralara kadar gelmişti. bunları düşünürken yanındaki sesle irkildi:

_ Baba! neden böyle düşüncelisin?

_ Bilmiyorum oğlum.

Çocuğunun başını okşadı:

_ Hadi sen arkadaşlarınla oyna!

Çocuk istemeyerek babasını yanından uzaklaştı.  On yaşındaki oğlunun daha adını bile koymamıştı. Törelere göre bir av getirecek ya da düşmanla savaşıp düşmanını yendikten sonra ad koyulabilecekti. Kaç kere büyüklerle ava gitmek istediyse de babası ona izin vermemişti. O da bir önce büyükler gibi günlerce av peşinden koşmak, Çinlilerle savaşmak için can atıyordu. Babası ona kılıç, ok atma talimi yaptırırken gözüne girmek için çırpınıyordu.

Hun Hakanı, ikâmetgâhına yakın yerde onu tutmak ister fakat o obasıyla ilkbahar, sonbahar, yaz ve kışta değişik topraklara göç etmeyi tercih ederdi.

 

***

 

Aybek, uzandığı yatağında uyumak için bir sağa bir sola dönüyor, ama nafile! İçindeki his onun uyumasına fırsat vermiyordu.  Bu gece diğer gecelerden farklı idi. Çünkü kurtlar her zamankinden daha acı ulumaktaydı.  Karşı tepelerdeki sık ormandan gelen uğultu insanı tedirgin ediyordu.  Aynı çadırda uyumayan biri daha vardı.  Küçük şaşkın gözleriyle babasını izliyordu. Babasının ise bu gözleri görmesine imkan yoktu.

Aniden bir feryad gecenin sessizliğini yırttı. Bu bir hayvan sesi değildi.  Bu ses iki ayaklı bir ölümlünün kötü sonunun sesiydi.        Aybek, hemen yatağından fırladı, kılıcını, ok ve sadağını bir çırpıda alıp dışarı fırladı. Ağılların yanında bir arbede yaşandığını fark etti. Çünkü koyunların meleşmeleri, atların kişnemeleri ve köpeklerin havlamaları ortalığı birbirine katmıştı.

Aybek beyninden vurulmuşa döndü. Vücudundaki bütün kanlar suratına hücum etmişti. Karşı ormana baktığında yüzlerce Çinlinin soğuk suratını gördü. Kılıcını havaya kaldırıp olanca gücüyle:

_ Çinliler uyanın!

Bu sesle  eli silah tutan herkes kendilerini çadırdan  dışarı attılar.  Çinliler göz açtırmıyor obayı ok yağmuruna tutuyordu. Fakat Hunlar kolay yutulur lokma değildi. Düşman bir taraftan ok yağmuruna tutarken bir grup da sel gibi obaya akıyordu.  Aybek sağa sola durmadan emirle yağdırıyordu.  Düşman iyice yaklaşmıştı. Obayı dişe diş, göze göz bir mücadele bekliyordu. Ölümün habercileri olan kılıçlar havalarda uçuşuyordu. Her inen kılıç ya bir baş, ya bir kol kesiyordu.  Çinliler, öldürmekle bitmiyor, adeta her ölen sanki yeniden diriliyordu.  Acı haykırışlar birbirini takip ediyor, kılıç seslerinden başka bir şey duyulmuyordu.  Bir avuç Hun Türkü bıkıp usanmadan kılıçlarını sallıyor, sallıyordu.  Kısa bir zamanda yüze yakın Çinli yere serilmişti. Oba savaşçılar böyle çok çetin savaşlar görmüşlerdi. Fakat şu an gafil yakalanmışlardı. Buna rağmen kendilerini çabuk toparlayıp düşmana bir hayli zayiat vermişlerdi. Durumun aleyhinde olduğunu gören Çinlilerin komutanı, derhal  savaşçılarının geri çekilmesini emretti. Bu emir üzerine savaş alanını terkeden Çinliler, savunma durumuna geçip sadaklarından oklarını çıkarıp yaylarına taktılar. Oba yavaş yavaş çembere alınmaya başladı. Çinli komutan bindiği atıyla savaşçılarının mevzilerini kontrol ediyor çılgınca emirler yağdırıyordu.

Aybek durumu anlamıştı. Çembere alınmışlardı. Artık çok geçti. Yueçilerin komutanı haykırdı:

_ Oklayın!

Bu emir üzerine yayından boşalan iki yüz elli ok  hedefine doğru uçtu.  Hunların  elli altmış kadar savaşçısı yere yıkıldı. İkinci okların yaylara gerilmesine fırsat vermeden Hun savaşçıları Çinlilerin üzerine yürüdüler. Çinliler, Hunların bu kadar mukavemet göstereceklerini tahmin etmemişlerdi. Bir avuç Hun savaşçısı kalabalık Çinliler arasında birer birer erimeye başlamıştı. Çinlilerin komutanı Chang You, durmadan kılıç sallayan Aybek’ten gözünü alamıyor, şaşkınlığını gizleyemiyordu.  Çember daraltılmış yavaş yavaş  Aybek’in yanı başında vuruşan silahtaşları da kırılmaya başlamıştı.  Bu arada kadın, çoluk çocuğun feryatları Aybek’in kulaklarına kadar geliyor, kahroluyordu. Fakat başka ne yapabilirdi… Ama kanının son damlasına kadar savaşacaktı. Yorgunluğunu hissetmeye başladı. Elinde önceleri tüy gibi olan kılıç artık ağırlığını hissettirmeye başlamıştı. Teslim olmak aklının ucundan bile geçmiyordu. Chang You  düşman  komutanının yavaş yavaş yorulduğunu gördükçe  sinsi sinsi gülmeye başladı. Üç Çinli silahşör, kılıçlarını Aybek’e indireceği sırada:

_ Durun, öldürmeyin onu!? diyerek atından indi. Kılıcını kınından çekip Aybek’e doğru yürümeye başladı.

_ O, benim artık. Kendi ellerimle geberteceğim.

Aybek’in yorulduğunu gayet iyi biliyordu.  Aybek kin dolu gözlerle hasmına baktı. Bitkindi, neredeyse yere düşecekti ama dayanmalıydı. Vücudundaki kılıç yaraları acısını şimdi hissettiriyordu.  Dudakları usuldan açıldı:

_ Gel, sana da yetecek gücüm var, yalnız teke tek dövüşeceğimize pek inanmıyorum. Çünkü sizler mertçe uğraşa girmezsiniz.

Chang You, bu söz üzerine hızla saldırıya geçti. Havada kavis çizen kılıcı Aybek’i biçmek üzereyken çevik bir hareketle bu darbeden düşmanı sıyrılıverdi. Chang You çılgınca hasmına kılıç sallıyor, bütün yorgunluğuna rağmen Aybek bu saldırılara anında cevap veriyordu.  Aybek’in kolay yutulur lokma olmadığını anladı.  Öfkesinden deliye dönmüştü. Bir kılıç darbesiyle yere indireceğini düşündüğü düşmanı hala diri ve canlıydı. Chang You kılıçla rakibini alt edemeyeceğini anlayınca hileye baş vurmak zorunda kaldı. Aybek’in ustalıkla savurduğu kılıcını havada yakalayarak diğer eliyle böğründe duran hançerini çekip Aybek’in karnına sapladı.  Aybek bu darbeyle sendeledi, geri geri gitti. Yere düşmemek için kılıcına dayanıyordu. Ayakta kalmalı, düşmanını yenmeliydi. Tekrar  olanca gücüyle kılıcını havaya kaldırdı. Düşmanını üzerine atılmak üzereyken ansızın sırtına iki ok saplandı, acı ile kıvranarak büküldü. Kılıç darbeleriyle acılar içinde kıvranarak yüzüstü toprağa kapaklandı. Chang Aybek’in etrafından savaşçılarının çekilmesini işaret etti.  Böğrüne sol ayağıyla vurup yüzünü çevirdi.  Aybek’in cansız gözleri hala düşmanının üzerindeydi. Chang You, bir kılıç darbesiyle Aybek’in başını gövdesinden ayırdı. Askerlerine dönüp:

_ Burada bir canlı kalmayacak! Çoluk çocuk demeden hepsini öldürün! Yalnız bu köpeğin ailesinden kim varsa hepsini esir alın!

Bu emri bekleyen Çinli savaşçılar kısa bir sürede bu küçük obayı cehenneme çevirdiler. Taş üstünde taş kalmamıştı.

***

Akbabalar dağların ortasındaki vadi üzerinde durmadan dolanıyor, yerde yatan cesetler kuzgun ve akbabaların iştahını kabartıyordu.  Cesetler arasından cılız bir inilti geldi. Bu çocuk sesiydi. Gözlerini ağırdan açtı. Ayağa kalkmak isterken sağ kolunda derin bir hançer yarası vardı. Acı içinde doğruldu. Ölüler arasında birini arıyordu. Korku dolu ürkek bakışlarla sapına soluna bakındı. Sallana sallana bazı cesetlerin yanına geliyor, cesetleri çeviriyor bir türlü aradığı kişiyi bulamıyordu. Cesetler arasında iki ayaklı bir canlının varlığını farkeden akbabalar yakın kayalıklara doğru uçuşmaya başladılar.  Ne kadar arasa da kardeşini bulamamıştı. İleride başı gövdesinden ayrılmış babasının cesedini gördü. Hızla o tarafa yöneldi. Babası kılıcını hala  elinde sıkı sıkıya kavramış öylece tutuyordu. Bedenini hızla gölgeye çekti. Fakat başı yoktu. Aradı, sağa sola baktı bulamadı. Önce ne yapması gerektiğine dair düşünmeye başladı. Bütün bu yerde yatan cesetler, arkadaşlarının, anne babalarının cesetleriydi. Bu şekilde onları bırakıp akbabalara yem etmek olmazdı.  Mezar kazsa çok derinden kazması gerekti. Aksi takdirde sırtlan ve çakallar gece gelip gömüldükleri yerden ölüleri çıkarıp yiyebilirlerdi. Aklına hemen odun toplamak geldi. Kısa zamanda yanık kül ve dumanların ortasında  istiflenmiş  odun yığını oluşturdu. Odunları tutuşturdu, ortalığı koyu bir duman kapladı. Nereye, nasıl gideceğini bilemeden  bu harabe obayı ve gökyüzüne doğru  çıkan koyu  dumanı arkasında bırakarak  oradan uzaklaşmaya başladı.  Arkasına bakmak istemiyordu. Çünkü baktığı an buradan ayrılamayacağını çok iyi biliyordu.  Kaderi onu kendine çağırıyor, bilinmezliklerin yoluna davet ediyordu.

***

Güneş dağların arkasında kaybolurken çekirgeler ötüyor,orman içinde yürüyen çocuk tabiatın güzelliğinden habersiz küçük kalbinin küt küt atışını dinliyordu.  Yüreği intikam, hırs ateşiyle doluydu.

Bu düşüncelerle yoluna devam ederken ormanın sonuna geldiğini farketmemişti. Karşısına birden çıkan yalçın kayalıkları görünce intikam yüklü düşüncelerinden silkindi.  Ne kadar yürüdüğünün ve ne kadar yol aldığının farkında değildi. Babasının öğütleri işe yaramıştı. Tehlike dolu ormanda kendisini nasıl korumak gerektiğini iyi biliyordu.  Ayağındaki çarık yırtılmış, keskin taşlar ayaklarını dilmiş içi kanla dolmuştu.  Zemin topraklı yola saparak koşmaya başladı.  Biraz sonra aradığı yere gelecekti. Bu düşüncelerle daha da hızlı koşmaya başladı. Nihayet  bir çok mağaraya yataklık eden  kayalıklara geldi. Taştan taşa sekerek kayalıklara tırmanmaya başladı.

_ Konur Ata, Konur Ata!!

Sesine karşılık gelmeyince yeniden bağırdı. Yukarıdaki mağaranın ağzında bir siluet göründü:

_ Kimsin, necisin! Ne istiyorsun?

_ Ben Aybek’in oğluyum Konur Ata.

_ Gel bakalım öyleyse, Dikkat et kayalık kaygandır.

Bu cevabı alır almaz, çocuk gayrete geldi.  Nefes nefese mağaranın ağzına geldi. Dönüp aşağı baktığında  çok yüksek bir yerde olduğunu anladı.

_ Evlat, kestirme yolu bilseydin daha kolay gelebilirdin. Neyse geç bakalım içer.

Çocuk şimdi  yaşlı ihtiyarın yüzünü farketmişti. Saçı sakalı uzamış fakat dinçliğinden  bir şey kaybetmeyen ihtiyardı. Sanki yüzyıllar ötesinden gelmişti. Yüzündeki kırışıklıklar bunun habercisiydi.

Karanlık mağaraya doru seğirtti. Konur Ata önde kendisi arkada meraklı bakışlarla ihtiyarın hareketlerini izleyerek onu takip ediyordu. Birden karanlığı yaran tıslama duydu. Bu sesi iyi tanırdı. Böğrinde ki hançerine eli gitti.

Konur Ata, çocuğa dönerek:

_ Korkma, bu yılan mağaranın bekçisidir. Sana zararı dokunmaz.

Bu söze rağmen çocuk ihtiyatla yürümeye devam etti. Karanlık mağarada dehlizlerden geçtikten sonra cılız  yanan ışığın yanına geldiler. Konur Ata:

_ Haydi otur şuraya  genç adam. Karnın açtır herhalde sana yiyecek birşeyler hazırlayayım.

Çocuk işaret edilen yere oturdu. Oturduğu yerde ayı postu ona çok sıcak ve rahat gelmişti.  Posta uzanır uzanmaz uyku gözlerine kurşun gibi bastırıyordu. Midesi zil çalmasına rağmen açlığı unutmuştu.  Sadece uyumak istiyordu. Kaç gündür yolda olduğunun ve buraya nasıl geldiğinin farkında değildi. Göz kapakları iyice ağırlaştı. Derin bir uykuya daldı. Elinde kurutulmuş et ve bir maşrapa kımızla gelen Konur Ata çocuğun uyuduğunu görünce  çok   yorgun ve bitkin olduğunu anlamıştı.

 

Aradan uzun süre geçtikten sonra çocuk uyandı. Konur Ata, çocuğa  önceden hazırlamış olduğu yemeği önüne getirdi.  Kurutulmuş et ve kımızı bir çırpıda midesine indirdi. Konur Ata yemeğin akabinde çocuğa geliş sebebini sordu. Çocuk da olan biteni bir bir anlatmaya başladı.  Konur Ata bütün dikkatiyle çocuğu dinledi. Çocuğun omuzlarından tutarak:

_ Üzülme yavrum. Annen baban şimdi gökyüzünde atalarımızın yanında. Onlar ölmedi, bizim gibi yaşıyorlar. Yeryüzüne bir ağaç bir toprak olarak geri dönecekler. İntikamını alacağız. Seni ben eğiteceğim. Bildiğim herşeyi sana öğreteceğim. Öyle bir savaşçı olacaksın ki, düşmanların kılıç salladığında taşa, ok attıklarında demire çarptıklarını zannedecekler. Ama asla yılmayacağız. Çalışmaktan hiç bıkmayacaksın. Buraya kimse gelemez.

Çocuk minnettar bakışlarla:

_Sağol Konur Ata, senin yardımınla intikam saatini sabırsızlıkla bekleyeceğim.

_ Bu benim görevim evlat. Sen kalbini ferah tut. Sahi unutuyordum… adın neydi senin.

_Konur Ata, adımı babam henüz vermedi, bu yaz onunla ava gidecektim. Kısmet değilmiş.

Konur Ata çocuğun başını sıvazladı:

_ Adını vermek bize düştü. Bakalım zaman ne gösterecek.

***

Yıllar birbirini kovalamış, Konur Ata  bildiği herşeyi  Gökbörü’ye öğretmişti. Evet artık o çocuk diye çağrılmıyor Gökbörü diye çağrılıyordu. Gökbörü  kılıç sallamayı, ok atmayı öğrenmiş civan bir silahşör olmuştu. Ama bütün bunları asla yeterli görmüyor durup dinlenmeden çalışıyor, çalışıyordu. Konur Ata, fırsat buldukça eski savaşçıların hayat hikayelerini efsanelerini anlatıyordu. Hatta babasının Hun Hakanının yanındaki makamını, savaştaki kahramanlıklarını da Konur Ata’dan öğreniyordu.

Gökbörü sabahları erkenden kalkar, ava giderdi. Bazen av peşinde bir iki gün koşturduğu da olurdu. Konur Ata ileri yaşına rağmen kılıç taliminde çırağından geri kalmaz geceli gündüzlü çalıştırırdı.

Yine bir sabah, tan ağarmadan Gökbörü av peşine düştü. Karşıdaki sık orman av bakımından boldu. Geyik, arkar, kulca türü her çeşit hayvan vardı.

Konur Ata arkasından uzun süre bakakaldı. Zaman su gibi akmış, gözü gibi baktığı çocuk yağız bir delikanlı olup çıkmıştı. Gözüpek, korkusuz, civan yiğitti. Yakın obalardaki düğünlerde, panayırlarda yapılan güreş müsabakalarında başı hep o almıştı. Yaşıtları arasında emsalsiz biriydi. Ok atmada da üstüne yoktu.  Yalnız, pek pazara, insanların arasına karışmasına şimdilik müsaade etmiyordu.  Fidanken biçilmesi doğrusu hoş olmazdı. Bu nedenle, her davet edildikleri şenliğe, yarışmalara katılmazlardı.

Bütün bu düşüncelere kendini kaptırmışken arka kayalıkların arasından bir hışırtı duydu.  Hızla o tarafa koşturdu. Kayalıkların arkasına saklı duran kızı tavşan gibi yakaladı. Bu kızın burada ne işi olabilirdi. Kafasından bin bir türlü soru geçti. En iyisi bu soruların cevabını bu güzel, ay parçası kızdan sormaktı:

_ Söyle bakalım güzel kız! kimsin ve necisin? Bizi neden gözetliyorsun?

Ardardına gelen bu sorular karşısında afallayan davetsiz misafir, önce kendini toparlamaya çalıştı. Derin bir nefes aldı:

_ Aksakal, önce kolumu bir bırak, suallerine sonra cevap vereyim.

Konur Ata’nın mengene gibi sıkan parmakları gevşedi.

_ Peki, anlat bakalım öyleyse!

_ Adım Sumru, Şu dağların arkasındaki Budin Obasındanım. Ormana avlanmak için çıktım. Buradan geçiyordum. Konuşmalarınızı duyunca kayalığın arkasına saklandım. İstemeden size kulak misafiri oldum.

Konur Ata:

_ Sen mi ava çıkıyorsun!?

Bu söze gücenen Sumru, hızla sadağından çıkardığı oku yayına gererek fırlattı. Ok karşı ağaçtaki kuşu ağaçtan elma düşürür gibi düşürmüştü. Bütün bunlar kaşla göz arasında olmuştu.

_ Yaman bir avcı olduğun belli oluyor.

_ Ben yalnız ok atmada değil, kılıçta da iyiyimdir ihtiyar. Bu zamana kadar beni kimse yenemedi.

_ Yaa, demek öyle, kendine çok güveniyorsun.

_ Evet, öyle. Neyse geç kaldım. Av beni bekliyor.  Görüşmek üzere.

_ Güle güle

Hemen bir sıçrayışta atına binen Sumru, atını mahmuzladı. Arkasından toz bulutu bırakarak ilerideki ormanın içinde kayboldu.

Bu arada  ormanın içinden gürül gürül akan ırmağın bir yakasından öbür yakasındakini geyik sürüsünü izliyordu. Geyik sürüsü kendilerinin izlenildiğinden habersiz yayılmaktaydılar. Börü, karşıya geçmek için suyun sığ olmayan yerine atını sürdü. Buralarını avucunun içi gibi biliyordu.  Yaz kış defalarca buralarda iz sürmüş tavşan geyik ceylan avlamıştı.  Atı da nasıl hareket edeceğini ve nereden geçeceğini seziyordu.  Karşıya geçtikten sonra atını  ince bir ağaca bağladı. Sadağını ve yayını eline aldı. Avına doğru sürünmeye başladı.  Geyik sürüsünün başı tedirgin  bir şekilde otların arasından başını kaldırdı. Galiba yabancı bir varlığın kokusunu almıştı. Börü vakit kaybetmeden yayına okunu yerleştirdi. Elini çabuk tutması gerekti. Sürünün arka tarafındaki dişi geyiğe nişan aldı. Böğrüne saplanan oktan zıplayan geyik olduğu yere düştü. Tehlikeyi farkeden sürü  şuursuzca koşturmaya başladı.

Börü hemen kuşağındaki hançere davranıp kınından çıkardı. bir çırpıda can çekişmekte olan hayvanın yanına geldi. Eğildi, tam başını kesmek üzereyken:

_ Heey, yavaş ol bakalım. O av benim.

Arkasından gelen bu sesle irkildi. Belli ki kadın sesiydi. Arkasına döndü. Ahu gibi gözlerle karşı karşıya geldi.

_ Ne o küçük bir derdin mi var?

Buna sinirlenen Sumru yayını hızla gerdi, yayından boşalan ok Börü’nün başındaki börkü alıp götürdü.

_ Anladık, küçük değilsin.

_ Hah şöyle yola gel bakalım.

_ Söyle benden ne istiyorsun? anlat bakalım derdini.

_ Senden bir şey istediğim yok. Sadece önünde duran geyik benim avım. Onu ben vurdum. Avımı istiyorum.

Börü, sakin bir tavırla:

_ Geyiğin kimin olduğunu anlamak için böğrüne saplanan oka bakalım. Çünkü ona ben de  ok attım. OK seninse av senin. Yok eğer, benimse av benim anlaştık mı?

_ Kabul.

Börü, yerde yatan ava eğilir ve böğründe saplanan oku çıkarır. Ok kendisinin attığı oktur. Sumru’ya döner:

_ Hıımm, benden de iyi nişancıymışsın. Ok senin. Demek oluyor ki av da senin.

Sumru’nun sözünü beklemeden atını bağladığı yere koşar. Sumru arkasından bakakalır. Bu arada geyiğin yanına o da gelir. Yerde yatan ucu kanlı oku alır. Bksa bu ok kendisinin oku değildir. Tam Börü’nün arkasından bağıracakken, Börü’nün atına çoktan binip  suyun karşı tarafa geçtiğini görür.

 

İNTİKAM YOLUNDA

 

Börü elindeki ağacı bıçağıyla yontarken , boş gözlerle karşı dağlara bakıyordu.  Bir an düşüncelrden kurtulmaya çalıştı. Bu arada Yaşlı Koca’nın elinde sarılr birşeyle kendisine gelmekte olduğunu fark etti. Esmekte olan hafif rüzgar, İhtiyarın uzamış saç ve sakalına dans ettiriyordu.  Börü, oturduğu taştan yavaş yavaş kalkarak ona doğru birkaç adım yürüdü. Konur Ata, içine çökmüş kanlı gözlerini kaldırarak kalın dudakları kıpırdamaya başladı:

_ Ey oğul, ayrılık zamanı geldi. Sana öğütlerim var. Onları aklından hiç çıkarma.  Benim yanıma geldiğin günü dün gibi hatırlıyorum. Büyüdün. bileği bükülmez bir delikanlı oldun. Bildiğim herşeyi sana öğrettim. Şüphesiz insanın hayatta bilemediği şeyler de var. Artık o da senin sezgine, gücüne ve bilgine bağlı.

Çin’e ypacağın yolculuğun güzergahını biliyorsun. Düşmanlarının nerede olduğunu ve nasıl tuzaklar kurduğunu… herşeyden öte ne kadar kurnaz olduklarını. Bütün bunlara karşı tetikte ol. Yolun açık, bileğin güçlü, kılıcın keskin olsun. Göktanrı seninle olsun.

Sözünü bitiren Konur Ata elinde sarılı olan şeyi açtı. İçinden pırıl pırıp parlayan altın saplı bir hançer çıktı.

_ Bu altın saplı hançer, yıllar önce Çinlilerle yaptığımız bir savaşta hayatımı kurtardı.  Bu sana hediyem olsun.  Börü kendine uzatılan hançeri aldı beline taktı. Konur Ata’yla göz göze geldi. Çok şeyler söylemek istiyordu, fakat hşçbirşey söyleyemedi. Ata baba olarak bildiği bu insan karşısında gözyaşlarını zor tutuyordu. Ağaca bağlı dura atına döndü. Bağını çözüp bir sıçrayışta atına bindi.

Ardına bakmadan atını mahmuzladı. Arkada inceden bir toz bulutu bırakarak gözden kayboldu.

 

Gecenin karanlığında kara pelerinli adam yavaş yavaş atından inerek tepedeki hana doğru ilerledi. Fırtına akşamüstü başlamış şiddetini artırarak önüne gelen herşeyi hallaç pamuğu gibi dağıtmaya başlamıştı. Pelerinli adam gözlerini tozdan dumandan korumak için bir elini siper ediyor, diğer eliyle de yularını sıkı sıkya tutup çekmeye çalışıyordu.  Nihayet hayaleti andıran han kapısının önüne geldi. Atını ahırda tir tir titreyen atların yanına bağladı. Atların koşumuna baktı. Handaki misafirlerden birisi Türk, ikisi Çinli olmalı diye düşündü. Şu zamanda yola çıkmak pek akıl karı bir iş değil diye düşündü. Demek ki bu yolcuların da önemli işleri vardı.  Kapıya geldi, üç kere yumrukladı. Kapının ortasındaki sürgülü küçük pencere açıldı. Bir çift göz bu saatte gelen misafiri kuşkulu gözlerle süzdü, yavaşça kapıyı araladı. Börü’yle birlikte toz duman hanın içine hücum etti. Börü içeri girer girmez hancı hemen kapıyı ardından sürgüledi. Börü, gözgezdirdi. Hanın güneye bakan penceresinin yanında bir pelerinli sırtını kapıya doğru oturmuş diğer iki Avarlı, pelerinliyi yan gözlerle izliyorlardı. Avarların teki cılız seyrek sakallı uzun boylu birisi idi.  Diğer Avar biraz şişmanca tombul yanaklı başının ön kısmı keldi. Börü’yü uzunsüre süzdükten sonra önlerinde duran et parçalarını iştahla yemeye koyuldular. Pelerinli hiç oralı olmadan yemeğine devam ediyordu. Galiba acelesi vardı. Börü sessiz adımlarla boş masalarsan birine oturdu. Hancıya seslendi:

_ Hancı bana yiyecek, içecek birşeyler getir.

Hancı bunu duyar duymaz, göbeğini oynata oynata mutfağa koştu.  Bu arada pelerinli karnını doyurmuş tahta merdivenlerden ikinci kata  çıkmaya başladı. Börü onun ayağındaki çizmeden Türk olduğunu anladı. Avarlar onun yukarıya çıktığını görünce fısıldaşmaya başladılar. Hancı da bu arada tahta tepsiyle Börü’nün yemeğin getirmişti. Börü vakit kaybetmeden önündeki yiyeceklerden iştahla yemeye başladı. İki gönden beri doğru dürüst midesinden bir şey geçmemişti.

Bu arada fırtına şiddetini artırdıkça artırıyor, kulübenin pencerelerini zorluyordu. Önündeki yemeği bitirdikten sonra şarap istedi. Hancı o koca gövdesiyle  bir koşuda mutfağa gidip şarabı getirdi. Birkaç maşrapa şarabı ardı ardına devirdi. Masanın üzerine kapaklandı.  Hancı da odasına çekilmiş horul horul uyyuyordu. İki Avarlı birbirlerine baktıktan sonra sessiz ve emin adımlarla yukarı çıkmaya başladılar. Börü başını masadan kaldırdı.  kılıcının kabzasını sıkısıkı tutarak o da Avarların peşinden yukarı çıkmaya başladı.  Birden odaların birinden acı bir haykırış geldi. Hızla merdivenlerden çıkarak sesin geldiği odaya daldı. Odanın ortasında demin salonda gördüğü pelerinli ve bir Avar kan revan içinde boylu boyunca yatıyordu. Pelerinli başını kaldırdı. Belli ki ağır bir yara almıştı. Bu arada göğsünü tutuyordu.  Karşısında kendisi gibi Türkü görünce:

_ Diğeri…. diğeri, pen.. cereden ..kaçtı. Yakala onu?!

Börü hızla pencereye koştu.  Avar aşağıda atına binmiş fırtınanın karanlığında uzaklaşmaya çalışıyordu. Henüz ok menzilinden çıkmamıştı. Yayına sadağından kemik uçlu oku taktı, nişan alıp kaçmakta olan Avar’ın peşinden saldı. Gecenin karanlığını yararak giden ok aradığı düşmanını bulduğunda acı bir feryatla buluştu. Börü,  bu acı sesle tekrar yaralının yanına geldi. Yaralı Türk’ün  başını kaldırdı.  Ağzından kan geliyordu.

_ Ben… Bumin Han’ın elçisiyim. Bu iki Avar…. uzun süredir peşimi takip ediyordu. Üzerimde Çin İmparatoru Huan Hu’ya gidecek…. bir… mektup var. Mek.. tubu kaçan Avar aldı. Ondan al!

Elçinin başı yana düştü. Bu sırada korku ve telaş içinde elinde bir kandille geldi. Bir solukta merdivenlerden indi. Handan dışarı çıkıp   az ileride cansız yatan Avar’ın yanına koştu. Elbiselerini aradı. Nihayet göğsünde bulunan mektubu bulunca derin bir nefes aldı.  Bu sırada hancı, onu kapıda bekliyordu.

_ Hancı,  hemen bana bir kazma kürek getir.

Hancı şaşkınlık içinde:

_ Ey yiğit, sabahı beklesen olmaz mı? Bak fırtına hala dinmedi.

Börü, kızgın bakışlarla:

_ Hancı sen dediğimi yap! Haydi çabuk

Hancı sözü ikiletmedi. Hızla içeri girdi. Kısa bir süre sonra elnide kazma kürekle tekrar kapıda göründü.

Börü, kazma küreği Hancının elinden aldı. Hanın az ötesindeki küçük tepenin başındaki çınar ağacının altına yürüdü.  Fırtına şiddetini azaltıyordu. Vakit kaybetmeden toprağı kazmaya koyuldu. Dakikalar geçtikçe kazdığı mezar iyice derinleşmeye başladı.  mezarın derinliğinin yeterli olduğuna kani olduktan sonra hana tekrar döndü. İkinci kattaki ölen Türk elçisini kucakladığı gibi mezarın başına getirdi. Boylu boyunca mezara koyduktan sonra üzerine toprak attı. Gömme işini bitirdikten sonra Mezarın başına sivri uçlu bir taş dikti. Vakit kaybetmeden ahıra gitti. Hancı da onu takip ediyordu.

_ Hancı, hangi at bu ölen yiğidin atı!

_   Aha şu, alnı akıtmalı at onunki…

Belinden hançerini çıkardı, atın kuyruğunu kesti.

Hancıya dönüp eline bir kese bıraktı.

_ Hancı, bu yiğidin mezarına çakal, itleri yaklaştırma. Atını da sabah gün ışımadan serbest bırak.

_ Peki yiğidim, yoksa şimdi gitmek niyetinde misin? Sabahı beklesen olmaz mı?

Börü, bu soruların hiçbirine cevap vermedi.

_ Hancı sen sadace dediğimi yap! Hadi hoşça kal!

Atını ahırdan dışarı çıkardı, Karanlık ve sisin içine doğru sürdü. Hancı  şaşkınlık içinde arakasından  bakakaldı. Olan biteni bir türlü anlamıyordu. Başını sallayarak gıcırtıyla han kapısını kapatarak içeri girdi.

Börü, hızını kesmeden sis içinde yol alıyordu. Yön tayini, iz sürme gibi konularda Konur Ata ona herşeyi iyi öğretmişti. Bunun  için ne tarafa gideceğini gayet iyi biliyordu.  Epey yol aldıktan sonra gün ışımaya başladı.  Sis kalkmış ortalık dün akşamki fırtınayı hiç yaşamamış gibi sakindi.  Tahminine göre önündeki geçitten sonra bir nehir olmalıydı. Bir an önce geçidi aşmak için acele etti. Geçidi geçtikten sonra vadinin ortasında akan nehri gördü. Nehrin kenarına geldiğinde karşıya geçecek uygun bir yer aramaya başladı. Atıyla boylamına doğru yürüdü. Sonunda uygun bir yer bularak atını nehre sürdü. Atı ilkin tereddüt etti. Sahibinin ısrarlı bir şekilde dizginlerini çektiğini görünce ileriye gitmekten başka çaresinin olmadığını anladı.  Bir ara nehrin ortasına geldiklerinde suyun onları götüreceğini hissetti. Su insanın kanını donduracak derecede soğuktu. Son bir gayretle ileriye doğru atını sürdü. Nihayet karşıya geçmişlerdi. Atını önlerindeki sık ve gür ormanlara sürdü. Göğsünde duran ceylan derisi ile kaplı mektubu yokladı. Derin bir nefes aldı. Yerinde duruyordu.  Orman içlerinde geniş bir alana geldiğinde  mola vermenin uygun olacağını düşündü. Hemen ayından inerek çalı çırpı toplamaya başladı. Ateş yaktı. Üstündeki elbiselerini çıkarıp kuruması için ağaç dallarına astı.  Atının da üşüdüğünü farkederek ateşin yanına yaklaştırdı. Gittikçe alevi şiddetlenen ateşin yanındaki sıcaklığın etkisiyle gözleri yavaş yavaş kapanmaya başladı. Derin bir uykuya daldı.

Sarp dağların arasından nazlı nazlı  ırmağın kıyısında sazlıklar, güzel kokulu çiçekler… Bunların arasında cıvıl cıvıl ötüşen kuşlar, yaban ördekler. Ağaçlar elele tutuşmuş ırmağın kenarına sırasıra dizilmişler. Kuşlar  cenneti andıran bu vadide ırmağın kenarına gelerek sularını içiyor. Bütün bu güzelliklerin büyüsünü bir anda kuşların ve ördeklerin sazlıkların arasından havalanması bozdu.  İleride toz bulutu kaldıran atlı hızla bu tarafa yaklaşmakta.  Atını dört nala sürmesinden acelesi olduğu anlaşılıyordu. Herhalde haber getiren ulak olsa gerekti. Atlı hızla ırmağa girdi. Suları yararak karşıya geçti, sazlıkların arasında kayboldu. İlerideki geçide doğru atını sürdü. Bu sarp kayalıkların arasındaki yolun bozuk ve engebeli oluşundan dolayı atından inmek zorunda kaldı. Geçidin bir tarafı uçurum diğer tarafı ise yalçın kayalardan oluşuyordu.  Atının dizginlerini eline alarak yavaş yavaş yürümeye başladı. Uçurumdan aşağı baktığında talihsiz bir yolcunun cesedi ve atını boylu boyunca yere yatmış olduğunu gördü. Şansı yaver gitmeyen yolcunun cesedini henüz akbabalar yememişti. Demek ki bu olay çok önce olmamıştı. Süvari, yanlış bir adım, akibetinin uçurumun dibindeki yolcu gibi olacağını gayet iyi biliyordu. Bu nedenle dikkatli ve emin adımlarla ilerliyordu. Nihayet geçidin sonuna ulaşabilmişti.

Tam bu sırada ilerideki yüksek kayalıklardan üç iri kartalın üzerine doğru süzüldüklerini gördü. Kartallar geniş kanatlarıyla avlarına hamle yapmak üzere havada tekrar derin bir kavis çizdiler. Süvari bunu fırsat bilerek ilerideki çalılıkların arasına atını ve sakladı. Çalılıklar sadece süvariyi saklamaya yetmişti. Atının sağrısı açıkta kalıyordu.  Süvari hemen yayına ve sadağına davrandı.  Hemen en önde üzerlerine doğru gelen kartala nişan aldı. Yayından boşalan ok kartalın bir gözünden girip diğer tarafından çıktı. Kartal kanatlarını havada çırpa çırpa yere cansız düştü. Diğer iki kartal avlarına saldırmaktan vazgeçerek göğe doğru kanat çırptılar.  Süvari büyük bir saldırıdan kurtulmuştu. Atına  çalılıkların arasında çekip düz yola çıkardı. Yayını, kılıcını kontrol etti. Bu arada elinde kartal olan iri yarı bir adam önüne geçti. Silahlı, teçhizatlı adam öfke içinde:

_ Ey yabancı, korkak yılanlar gibi ağaçlar arasında saklanma. Yiğitsen çık ortaya.

Börü, bu söz karşısında vakit kaybetmeden ileri çıktı.

_ Kargalarına pek fazla güvenme. İşte karşındayım.

Bu sözü duyan adam, kızgın boğa gibi hızla kayalıkların arasında yola indi. Homurtular çıkararak:

_ Bakalım kılıcın da dilin kadar keskin mi? Çek kılıcını yılan soyu.

Börü kılıcını şimşek hızı ile çekti. Hasmına doğru ilerledi. Meçhul şahıs, kılıcını Börü’yü biçmek için salladı.  Börü bu saldırıya hemen cevap vererek saldırıyı bertaraf etti. Hasmını yerde kanlar içinde göremeyen adam hiddetinden çılgına dönmüştü. Kılıcına tekrar davranıp saldırıya geçti. Fakat rakibi kolay bir rakip değildi. Daha önce bir çok kavgaya girmiş bir kılıç darbesiyle rakiplerini yere sermişti. Her saldırısı Börü tarafından püskürtülüyordu.

Meöhul savaşçı inatla saldırılarına devam ediyordu. Börü savunmada kalmayı yeğliyordu.  Biraz sonra rakibi nasıl olsa yorulacaktı. Düşündüğü gibi çıktı. Düşman kılıcın hamleleri cılızlaşmaya bailadı. Artık saldırı sırası ona gelmişti.

Börü, sağlı sollu kılıçlarını rakibine savurdukça düşmanı şaşkınlık içinde kılıcıyla cevap vermeye çalışıyordu, ama nafile… Börü, son darbesini indirdi. Rakibini kılıcı kökünden sökülen ağaç gibi elinden savrulup gitti.

Meçhul savaşçının gözleri faltaşı gibi açılmış gözlerine inanamıyordu. Hiçbir zaman bir mücadelede böyle zor bir durumda kalmamıştı. Ecelin soğuk terlerini hissetmeye başladı.

_ Seni öldürmeyeceğim koca adam. Serbestsin.

Kulaklarına inanamıyordu. Hala hayattaydı.

_ Benim bileğimi bükecek savaşçının dünyaya henüz gelmediğini düşünüyordum. Analar ne yiğitleri doğuruyormuş. Beni yendin. Öldür beni.

_ Benim seninle bir hesabım yok. Yaşamak güzel. Yenilgiyi de sorun edip durma babalık anladın mı?

Börü kılıcını kınına soktu. Ardına bakmadan atına yürüdü.

_ Bekle yiğit savaşçı dur.

Börü’nün arkasından koşturdu.

_ Hayatımı bağışlamakla yiğitliğini gösterdin. Ben olsam hemen kafanı gövdenden ayırmakta tereddüt etmezdim.  Adın ne? Kimsin, nereden gelip nereye gidiyorsun?

_ Adım Börü. Hun Türküyüm. Çin eline doğru gidiyorum. Orada görülecek bir hesabım var.

_ Bana da adıyla şanıyla Deli Dülek derler. Avar milletindenim.  Yalnız başıma yaşıyırum. Buralarda kartallarımla avlanırım.  Eğer kabul edersen dostun, silahtaşın olmak isterim. Buralar pek tekin değildir. Kum gibi Çinli savaşçı kaynıyor. Tehlikenin nereden ve nasıl geldiğinin farkında bile olmazsın. Eğer istersen tabii…

_ Neden olmasın? Ben de yalnız yolculuktan sıkılmıştım. Haydi davran öyleyse. Daha önümüzde uzun bir yol var. Deli Dülek atına binip Börü’nün arkasından ileride kendilerin bekleyen tehlikeli maceralara doğru atını mahmuzladı. Gökte süzülen iki kartal onları gölgesi gibi takip etmeye başladı.

***

 

Kuru ve bakir topraklara gelen iki kafadarın atları, Türk topraklarını geçtiklerinin farkına varmış gibi huysuzlanmaya başlamışlardı.

Börü:

_ Dostum baksana atlarımıza… Türk topraklarını geçtiklerimizi anladılar galiba. Sanki ayakları geri geri basıyor.

Deli Dülek kuru ve gür bir sesle:

_ Türk atları ovasına, yurduna sadıktır. Avar olduğum halde Türk milletinin yiğitlik ve kahramanlığına hayranım. Türklüğünle iftihar edebilirsin. Bunları laf olsun diye söylemiyorum. Yıllardır Türklerin arasında yaşıyorum.

Börü, Deli Dülek’in sözlerini sükunetle dinliyordu. Saatlerce süren bu konuşma, onları kızgın çölün önlerine getirmişti.

Deli Dülek:

_ Karşımızda duran Gobi Çölü bir çok yiğidin mezarı olmuştur. Yıllar önce Yüce Hakanımızın emriyle hediyeleriyle  zamanın imparatoru  Hai Ku’ya gönderilmek üzere görevlendirilmiştik. Yarımızdan çoğu bu çölün gündüz sıcağına gece soğuğuna dayanamadılar.  On üç gün süren yolculuktan sonra Çin İmparatorunun  sarayına ulaştık.

Sözüne ara vermeden devam eden Deli Dülek, derin bir nefes aldıktan sonra konuşmasına devam etti:

_ Mataralarımızı şu kayanın ardındaki bulaktan dolduralım. Çölde buna çok ihtiyacımız olacak.

İkisi de atlarında indiler.  Eyerlerine asılı duran mataraları alıp bulağa doğru gittiler.

Deli Dülek bulağın başına gelip matarasını doldurmak üzereyken bulağın üzerinde tıslayarak duran engerek yılanının sesini duydu. Börü kuşağındaki hançerine davranıp hızla kınından çekti ve bir ok gibi yılana fırlattı. Hançer yılanın başını gövdesinden ayırdı. Yılan kıvrıla kıvrıla Deli Dülek’in ayaklarının dibine düştü. Deli Dülek’in gözleri faltaşı gibi açılmıştı.

_ Bu, benim sana ikinci hayat borcum. Yamansın. Doğrusu düşmanlarının yerinde olmak istemezdim.

Kızgın çöl, iki yolcuya mezar olmak için gündüz sıcaklığını, gece soğukluğunu bütün şiddetiyle artırıyor, acımasızlık sınırını zorluyordu. Yolcular ölüme teslim olacak cinsten değillerdi. Arasıra ellerini gözlerinin üstüne siper ediyorlar, etrafı kolaçan ettikten sonra çölün kızgınlığına aldırmadan yollarına devam ediyorlardı.  Atlar da yedeklerinde bu yorucu, tahammül edilemez yolculuğa dayanmaya çalışıyorlardı.

Günlerce süren yolculuk mataralarındaki suları tüketmiş yalnız yarım günlük suları kalmıştı.  Suyu telafi etmek için arada bir rastladıkları kaktüs çiçeğinden sağlamaya çalışıyorlardı. Ayakları bedenlerini zor taşıyordu. Önlerindeki beyaz ufuktan başka bir şey göremeyince son bir gayretle ileriye doğru yürümeye çalışıyorlardı. Arada bir serap görüyor, önlerindeki mavi göle koşuyor, yanına vardıklarında kumdan başka bir şey göremeyince teessüre kapılıyorlardı.

Nihayet önlerindeki tepeye ulaştıklarında uzun bir müddet dinlenme olanağı buldular. Atlarını çalılığın altına çektiler:

_ Daha bir günlük yolumuz var. Şu karşıki tepelere ulaşırsak canımızı kurtarırız. Orada ihtiyar bir Çinli’nin kulübesinev misafir oluruz.

Börü, Dülek’in sözünü tasdik edercesine başını salladı. Bu arada oturduğu yerden kalkıp ileriye doğru yürümeye başladı.  Öndeki kumdan tepenin arkasında kayboldu. Biraz sonra sevinç yüklü sözleri duyuldu:

_ Su, su!… Su buldum dostum. Deli Dülek’in kulaklarına inanamadı, oturduğu yerden fırlayıp Börü’nün yanına vardı. Börü, küöük bir kuyunun yanında börküyle su çıkarmaya çalışıyordu. O da Börü’nün börkünden kana kana su içti. İkisi suya kandıktan sonra Deli Dülek atlarını kuyunun yanına getirdiler. Hayvanlar da sudan kana kana içtiler.

Kuyunun yanında uzun süre dinlendiler.  Geceyi orada geçirdikten sonra sabah tekrara yola koyuldular.

Börü:

_ Çin’de bu arada ne gibi gelişmeler var biliyor musun dostum?

_ En son aldığım haberlere göre bir hayli değişiklik olmuş. VII. sülaleden İmparator  Ming devrilerek yerine Huang Hou geçmiş ve devrik İmparatoru sürgüne Çaiza’ya göndermiş.Duyduğuma göre yeni İmparator çok zalim birisiymiş. Kendisine karşı gelenleri kazığa oturtuyormuş.

_ İlginç, Çin, Çin olalı böyle zalim bir İmparator görmedi öyleyse.

_ Yalnız şunu da söylemek isterim. Halk ona Kötü Ejder adını vermiş.

Konuşmaları bu şekilde devam etti. Bu arada güneş tepelerin arkasında kaybolurken çölün uç noktasında yeşilliklerin kendisini göstermeye başladığı yerde mütevazı kulübeye ulaşmışlardı.  Deli Dülek kulübenin kapısını yoklayınca arka bahçede duran köpek havlamaya başladı.  Kapıda ihtiyar Çinli göründü. Korkak ve titrek bir sesle:

_ Yabancılar ne istiyorsunuz?

_ Tanrı misafiriyiz ihtiyar. Bu geceyi burada  geçirmek istiyoruz.

Karşısında birden iki Türkü gören ihtiyar Çinli bir an tereddüt ettt.

_ Korkma ihtiyar, hizmetinin karşılığını fazlasıyla alacaksın.

Bu sözü duyunca arkasında köpekle oynayan torununa seslendi:

_ Fu, çabuk bayların atlarını ahıra götür. Yem vermeyi de unutma.

_ Olur, dede. Şimdi…

_ Buyrun baylar, kulübem emrinize amadedir.

Yocular ateş yanan ocağın kwenarındaki masaya gelerek oturdular.

_ Ne emredersiniz?

_ Yiyecek, içecek ne olursa onu getir ihtiyar. Kurt gibi açız.

İhtiyar Çinli, hürmetle önlerinde eğilerek mutfağa gitti. Orada bulunan torununa emirler yağdırdı:

_ Mei, kızım, misafirlerimize hemen yiyecek içecek birşeyler hazırla.

Bu söz üzerine Mei hemen sofrayı hazırlamaya koyuldu.

Kısa bir sürede hazırlanan yiyecek ve içecekler misafirlere servis yapılmak üzere  Mei’nin elindeki tepsiyle mutfaktan çıktı.  Genç kızın dikkatini bir anda yakışıklı Türk genci çekti. Daha önce hiç böyle bir Türkle karşılaşmamıştı. Koyu bir sohbete dalan iki kafadar mutfak kapısının açılıp içeriden güzeller güzeli bir kızın çıktığını görünce sohbetleri bıçak gibi kesilmşti. Börü, bu güzel kızdan kendini alamıyordu. Deli Dülek bu durumu farketmşti:

_ Eee, yavaş ol bakalım dostum. Çimli kızın güzelliği seni şeytan çarpmışa döndürdü.

Mei, elindeki tepsiyi  tahta masanın üzerine bırakarak narin ve zarif hareketlerle mutfağa doğru gitti. Börü, gözlerini hala bu kızdan alamıyordu. Nihayet çok aç olduğunun farkına varıp masada duran yiyeceklerden iştahla yemeye koyuldu.

Bu arada asabi bir ses onları tedirgin etti.

_ Hey moruk, nerdesin be! Karnımız aç. Ne zamandan beri kızının  yaptığı yemeğin tadını unutmuştuk.

Dört çapulcu bu sözlerin ardından kahkahalar atarak küçük pencere yanındaki masaya oturdular. Bunlar daha önce de buraya gelmiş,ihtiyarın kızına sataşmışlardı. İhtiyar kızını bu bozguncuların elinden zor kurtarmıştı.  Aralarındaki insan azmanı üç arkadaşını kulaklarına bir şeyler fısıldıyor ardından göbekleri çatlarcasına makaraları koyuveriyorlardı.

İhtiyar Çinl başına gelecekleri sezmişcesine panik içindeydi. Şu iki Türkten kendisine bir yardım gelemeyeceğini düşünüyor, Tanrısına kızını kurtarması için yalvarıyordu.  Hemen mutfağa koşup Mei’yi buradan uzaklaştırmak istedi. Bu arada Fu da atları ahıra bağlayıp kulübeye gelmişti.

Çapulcuların reisi kendisine kin ve nefretle bakan Fu’yu tutup kulağından çekerek ensesine bir tokat patlattı.  Çocuk o anda yere kapaklandı. İhtiyar Çinli kendisisni tutamayıp:

_Sizin tanrınız yok mu vicdansızlar. Küçücük çocuğa vurmaya elininz nasıl kalkıyor.

_Kes sesini ihtiyar! Arkadaşlarımın ve benim karnım aç. Çabuk bize yiyecek birşeyler getir. Ayrıca bu gece senin konuğunuz. Bunu unutma.

Ardından kahkahaları yeniden savurdular. Mutfakta konuşulanları duyan Mei korku ve heyecandan neredeyse bayılacaktı. Onların elinden mutlaka kaçamalıydı. Ama nasıl! Geçen sefer pencereden atlayarak kaçmıştı. Fakat bu sefer dedesini ve kardeşini acımadan öldürürlerdi.

Bu arada önündeki yemeği pişirmek için acele etmeye başladı. Nihayet bir tepsiyle beraber çapulcuların oturduğu masaya korkak adımlarla yürüdü.

Çapulcuların reisi arkadaşlarını dürterek geleni işaret ediyordu. Hepsi o tarafa başlarını çevirdiler. Mei elindeki tepsiyi masaya bıraktıktan sonra hızla oradan ayrılmka istedi. Çapulcuların reisi Mei’nin elinden kavrayıp kendisine çekti.

_Dur bakalım. Arkandan atlı gelmiyor ya! Acelen ne?  Şöyle dizime otur da iki üç laf edelim.

Mei direniyor, kaçmaya çalışıyor fakat bileğine yapışan elden kendini kurtaramıyordu. İhtiyar, torununun yardımına koştu. Fakat ayaklarına uzanan bir çelmeyle ayakları yerden kesildi.

Börü fazla tahammül edemedi.

_Bırakınkızı!

Çapulcuların kahkahalrı yarıda kesildi. Sesin geldiği tarafa baktılar.  Ohara Sıska olanı:

_Vay şu çulsuza bakın!

_Kafamı kızdırmadan defolun buradan.

_Vay vay, senin uzamış o dilini şimdi kesmesini bilirim.

Çizmesindeki bıçağına davrandı. Tam Börü’ye nişan alıp fırlatacağı zaman Deli Dülek, hızla kamasına davranarak çapulcuya fırlattı.

Çapulcu boğuk bir feryat çıkardı. Kama elinin ortasından geçip arkasındaki tahta duvara saplandı.

Börü:

_Mert olan düşmanını arkadan bıçaklamaz.

_Börü hızla kılıcını çekerek reislerinin üzerine saldırdı. Diğer iki çapulcu da Deli Dülek’e saldırdılar. Deli Dülek bir çırpıda hasmının birini yere düşürdü. Fu da masada duran tepsiyi kaparak yerde yatan çapulcunun kafasına indirdi.

Mei bu arada dedesinin koluna girmiş kavganın ortasından çekmeye çalışıyordu. Börü, bir kılıç darbesiyle Çapulcuların reisini cansız yere serdi.  Kılıcını kınına sokup  yandaki tahta sandelyeye oturdu.

Fu:

_Arkadaşını öldürecekler! Neden yardım etmiyorsun?

_Tasalanma küçük o işini bilir.

Nihayet Deli Dülek de hasmının işini bitirmişti. Kanlı kılıcını ölen çapulcunun elbisesine sürdü.

_Amma da kof adamlarmış İki kişiye karşı dört kiş dayanamadılar be!

Bu arada ihtiyar Çinli olan bitenden sonra Börü ve Deli Dülek’in yanına geldi. Tam ağzını açacakken:

_İhtiyar bize teşekkür etme!

_Bu zamana kadar Türkler hakkında hep yanlış düşünmüşüm. Kusurumu bağışlayın.

Bu arada Mei de yanlarına gelmiş minnet dolu bakışlarla Börü’yü        süzüyordu.

_Çin topraklarına ne iş için geldiğinizi sorabilir miyim? Herhalde gelişinizin sebebi önemli olsa gerek.

_Börü asıl görevini gizlemek zorunda kaldı. Ne de olsa yerin kulağı vardı.

_Dinle ihtiyar. Ejder ve iki arkadaşını aroyorum. Onunla görülecek bir hesabım var. Duyduğuma göre Pekin’de oturuyormuş.

Bu sözleri duyan ihtiyar pencerenin önüne gitt.  Gözlerini kısıp manasız bakışlarla dağları süzüyordu.

_ Ejder! Ölümün kanatları… O  yılan soyunun tekidir. Onu arıyorsan çabuk bulursun. Yalnız düşmanlarına değil bize de kan ağlattı. (Burada asıl metine tekrar bak)

Artık yatma zamanı geldi. Kızım Mei size odalarınızı göstersin.

Börü ve Deli Dülek masalarından kalkıp  Mei’yi takip etmeye başladılar.  Tahta merdivenleri çıkarak koridorun en sağındaki iki odanın yanına geldiler.

_Buyrun, bu iki oda sizin!

Önlerinde saygıyla eğilen kız, başını doğrulturken son bir kez Börü’yle göz göze geldi, sonra arkasını dönerek  merdivenlerin yolunu tuttu.

Börü:

_Sağol dostum, hayatımı kurtardın.

_Boşver! Hem sana bir can borcum vardı unuttun mu?

Börü odanın kapısını açtı.Göğsündeki mektubu yokladı, yerindeydi. Tahta sedire uzandı. Gözleri pencereden görünen yıldızlara kaydı.  Eski çocukluk hatıralarına döndü. Babası, annesi ve kaçırılan kardeşi… daha sonra Konur Ata gözünün önüne geldi…

Daha dün ata binmiş, ok atmasını öğrenmiş, ava çıkmasını, tuzak kurmasını kısacası hayatta gerekli olan herşeyi ama herşeyi Konur Ata’dan öğrenmişti. Konur Ata’nın altın saplı hançeri kendisine verdiği günü hatırladı.

Hayaller alemine kendini kaptırmışken kapınınarkasında bir tıkırtı duydu. Masanın üzerinde duran çırayı söndürerek kapının arkasına geldi. Kılıcını kınından sıyırarak kapının sürgüsünü yavaşça çekti.İçeriye süzülen gölgenin üzerüne atılıp kılıcını boğazına dayadı.

Gölgeden bir kadın çığlığı duyuldu. Börü bu sesi duyar duymaz gölgenin boğazından kılıcını çekti ve kınına soktu. Gelen Mei’ydi. Masada duran çırayı tekrar yakmak istedi. Narin el, onu bileğinden yakaladı.

_Dur çırayı yakma, Gözlerim karanlığa alıştı.

Mei, açık duran pencerenin yanına gitti. Ay ışığındaki güzellik,bir anda odayı doldurdu.  Tebessümle:

_Mehtabı seyretmek istedim. Diğer odalardan iyi görünmüyor.

_Börü’nün çatık kaşları gevşedi. Sert dudaklarında derin bir gülimsemenin ifadesi vardı. Mei’nin ince ve zarif parmaklarından tuttu.

Ay, pencerenin önünden kaybolmuştu. Sessizliği çekirgelerin sesi bozuyordu.

***

 

Çin tarihinde siyasi ve toplumsal hareketlere damga vuran Pekin… Prenslerin taht kavgaları, her türlü entrikanın döndüğü kalabalık şehir.

Gece yarısından gün doğumuna kadar sokaklarda muhafızların ayak seslerinden başka bir şey duyulmaz. Henüz tahta geçen veliaht Huang Hou, muhafız sayısını artırmış, kendine muhalif olanları teker teker ortadan kaldırmıştı.  Saryında zevkü sefaya dalmış gününü gün ediyordu. Yanından hiç ayrılmayan sağ ve sol kolu Chan You ve Wong, adeta onun gölgesi gibiydiler.

Çin illerinde onları ejderin çocukları olarak tanıyorlardı.  Halk eski imparatora isyan ederek sadık adamlarını öldürmüşlerdi. Ne yazık ki yeni İmparator umduklarından daha beter çıkmış halkına kan kusturuyordu. Vergiler artmış, sosyal yaşam felç olmuştu. Halkının tepkilerini fark eden yeni imparator, her köşe başına bir muhafız dikmiş adeta şehirde kuş uçurtmuyordu. Birkaç yerde tepkilerini gösteren gruplar kısa sürede bastırılıp ölüm hapishanelerine gönderildi.

Şehrin batı yakasındaki dar ve uzun sokaklarından birinde iki atlı pervasızca ilerliyorlar. Upuzun koridoru andıran bu sokakta bu iki atlının nal sesinden başka bir şey duyulmuyordu.Çin kakmalı pencerelerin örtüleri gizlice açılıp bu sokakta giden yabancılara korkulu ürkek ve korkulu gözlerle bakan insanlar hemen perdelerini örtüyorlardı.

_ Genç dostum, İmparatorun sarayını soracak bir kişi bile bulamıyoruz. Herkes bizden vebalıymış gibi kaçıyor.

Deli Dülek lafını bitirmek üzereydi ki:

_Hey, ileridekini sen  de görüyor musun?

_Evet, görüyorum

Atlarını hızlandırdılar.  Çatının kenarına ipe asılı duran bir cesetle karşılaştılar.

Bir anda önlerine bir grup asker çıktı. Deli Dülek hemen kılıcına davrandı. Börü ona mani oldu.

_Sakin ol dostum. Şimdi kavgaya girmenin sırası değil.

Devriyenin başı kendinden emin adımlarla iki atlının önünde durdu. Atlarının koşumlarından meçhul yolcuların Türk olduğunu anladı.

_Kimsiniz’ Nereden nereye gidiyorsunuz?

Deli Dülek çetin bir çatışmaya gireceklerini düşünerek kılıcının kabzasını sıkı sıkıya kavramış tetikte bekliyordu.

_ Hun hakanının elçileriyiz. İmparatorunuza hakanımızın mektubunu getirdik.

Devriyenin başı bunu duyar duymaz saygıyla eğildi. Diğer muhafızlar bunu görünce onlarda kılıç ve mızraklarını yere indirip saygıyla at üzerindeki yabancıların önünde eğildiler.

_ Buyrun Efendim, sizi saraya götüreyim.

İki atlı ve onun önündeki devriye gezen muhafızlar dar sokaklardan geçerek geniş bir meydana çıktılar. Bu meydanın önünde nöbetçiler sıra sıra geziyorlardı.Sıra sıra üç dört kapıdan son demir kapının önüne geldiler. Yol boyunca kafeslerde kaplanlar bir o tarafa hırıltılar çıkararak dolaşıyorlardı.

Kulaktan kulağa haberciler gelen yabancıları imparatora haber vermek üzere telaş içinde koşuşturuyorlardı. Çin tarzı döşenmiş parlakve süslü salonlardan geçerek üstü altın suyundan işlenmiş tunç iki ejder portresi olan kapıya geldiler.

Kapının önünde duran muhafızlarla selamlaşan komutan iki kanatlı kapıyı aralayarak içeri girdi. İçerideki manzara muhteşemdi. Som altından yapılmış olan tahtta Huang Hou, önünde raks eden Çin güzellerinin hareketlerine kendini kaptırmış neşeli kahkahalar savuruyordu. Haberci, sarayın dışında olduğu için gördüğü manzara karşısında hayretten neredeyse dili tutulacaktı.

Haberci, tahtın önüne gelince iki büklüm oldu. Sonra başını kaldırarak dudakları aralandığı sırada:

_Ne var ne istiyorsun be adam? Ne söyleyeceksen başka zaman söyle!

İmparator neşesini kaçıran bu adamı neredeyse öldürecekti.

_ Yüce İmparatorum, beni bağışlayın. Hun Hükimdarının elçileri geldi.

İmparator, bu söz üzerine etrafına emirler yağdırmaya başladı:

_Aptal bu şimdi mi söylenir.Kızlar siz de kaybolun!

İmparator telaşında haksız değildi.Bu zamanda Hun Hükümdarı bu zamanlarda elçi göndermemişti. Mühim bir durum vardı demek ki.Birden Çin ülkesinde Türk savaşçılarını görür gibi oldu.  Gözlerini sarayın tavanlarına dikti, sonra etrafında duran silahşörlere dikti.İmparator yan tarafında duran şişman ak sakallı Çinliye dönerek:

_Çabuk bana Chang’i çağırın! Derhal buraya gelsin.

Bu emri duyan şahıs hızla muhafızlar arasından koşarak odadan çıktı.

Az sonra içeri kırk-kırk beş yaşlarında yüzü kırışmış fakat sağlığından bir şey kaybetmeyen Chang, hızlı adımlarla İmparatorunun önünde saygıyla eğilip selamladı.

_ Beni emretmişsiniz Yüce İmparatorum.

Herkes dışarı çıksın. Chang seninle  konuşacaklarım var. Hun Hükümdarının elçisi gelmiş.

Chang umursamaz tavırla imparatorun endişeli halini izliyordu.

İmparator kızgın ve sert bir sesle:

_ Bakıyorum bu seni hiç ilgilendirmiyor.  Yirmi yıldır, Türk obalarını yakıp yıktın. Çin’e Çin ve halkına hizmetin sonsuz ama bu senin saygısız olmanı gerektirmez.

İmparatorun sözünü sonuna kadar dinleyen Chang eğilerek:

_ Saygısızlığımı bağışlayın İmparatorum.

_ Neyse bırakalım bunları! Biraz sonra Türk elçisi gelecek. Senin de yanımda olmanı istiyorum.

Bu arada dört kişinin zor açabileceği yüksek ve kalın demir kapı yavaşça aralandı. Ardında iki Türk elçisi göründü.Börü sağını solunu kontrol ederek ilerliyordu. Ağır ve emin adımlarla Çin elçisinin tahtının önüne kadar gittiler. Türk elçisi koynundan ceylan derisi mektubu  Çin İmparatoruna uzattı. İmparator elçilerin, kendi huzurunda saygıyla eğilmesini beklerken bu pervasızlık karşısında hiddetten deliye dönmüştü. Elçinin elinden mektubu alarak hiddetle sağ tarafındaki ihtiyar Çinli’ye uzattı.

_ Oku!

Çinli Türk Hakanından gelen mektubu kendi diline çevirerek yavaş ve ağır tonla okumaya başladı. Sınırdaki Türk obalarına yapılan baskınların devam etmesi halinde ağır bir şekilde bunun cevabının verileceğini ifade ediyordu. Bu sözleri dinleyen Çin İmparatoru renkten renge giriyor, sinirinden parmağındaki yüzükle oynuyordu. Yaşlı ihtiyarın okuması bittikten sonra elçilere:

_ Bütün bunlar, bizim emrimiz altında vuku bulan olaylar değildir. İdaremiz altında yaşayan Yueçilerin işi olsa gerek.

Börü:

_ Umarım öyledir imparator hazretleri.

İmparator gergin ortamı yumuşatmaya çalıştı. Neşeli tavırla etrafındakilere:

_ Ne duruyorsunuz aptal herifler. Konuklarımızı en iyi şekilde ağırlayın!

Protokol subayının gösterdiği yoldan çıktılar.

***

Bahar günleri… Pekin’de imparatorun özel askerlerinin olduğu garnizonda askerler sabahın erken saatinden itibaren savaş talimlerine  başlamışlardı.  Ellerinde yalın ve keskin kılıçlarıyla biribirlerine hamleler yapıyorlardı.

Onları izleyen Chang, oturduğu yerde pirinç şarabını yudumlarken gelecekle ilgil planlar yapıyordu.

Arkasından bir ses duydu.

_ Baba oğlunun maharetini gör.

Chang bir kahkaha savurdu.

_ Peki, seni izliyorum oğlum.

Chang’in oğlu Wong yanındaki askere işaret etti. Asker, içi güvercinlerle dolu bir kafesi önüne getirdi.

Wong, askere:

_ Kafesin ağzını aç!

Bu emir üzerine asker kafesin ağzını açtı. Kuşlar açılan kafesin kapısından uçuşmaya başladılar. Wong, yıldırım hızıyla kılıcını kınından çıkardı.Kınından çıkan kılıç gözle takip edilemeyen bir hızla havada işlemeye başladı. Havalanan kuşlar özğürlüğün hazzına varamadan al kanlar içinde teker teker yere  düşmeye başladı. Ortalık kanat ve tüylerle dolmuştu. Onu seyredenler şaşkınlıktan dillerini yutacaklardı.

Chang:

_ Bravo oğlum, kılıçta beni de geçeceksin.

Arkalarından tok bir ses geldi:

_ Kılıçsız, masum canlıları öldürmek hüner değildir. Hüner elinde kılıcı olanla mücadele etmektir.

Chang duyduğu bu ses karşısında hiddetinden köpürdü. Askerler, bu denli pervasız konuşanın sonunun ölüm olacağını gayet iyi biliyorlardı.Wong’un beynine kan sıçramış tepesi atmıştı.

Chang bu iki gencin arasına girdi.Burada böyle bir düellonun uygun olmayacağını biliyordu. İki elini havaya kaldırarak:

_ Dururn! İkinizden birinin yok yere ölmesini istemem. İki hafta sonra ülkemizde en iyi savaşçıların katıldığı panayır olacak. Kozlarınızı orada paylaşmanız daha uygun olacak.

İkisi de kınlarına kılıçlarını soktular. Askerler yeniden talime devam ettiler.  Chang masada yalnız kalmıştı. Masanın üzerindeki bir testi şarabı kafasına dikti.Duvarın arkasından sessizce kendisini izleyen bir çift kanlı gözü fark etmeden taş duvarlar arasında kayboldu.

***

Türk elçilerinin oturduğu odada hararetli tartıçma devam ediyordu. Deli Dülek öfkeliydi.

_Göz göre göre senin ölümüne müsaade edemem. O yarışlara katılman demek ölüm fermanın imzalaman demektir.

Börü:

Merak etme dostum. Bu konuda endişelerin yersiz.

Aralarındaki tartışma uzun süre devam etti. Nihai bir sonuca vardıktan sonra geniş çin motifleriyle işlemeli salona indiler. İmparator ve onun sağ kolu Chan You ve erkanı geniş ve uzun masa etrafında Türk elçilerini bekliyorlardı. Huang Hou:

_ Asil Türk elçileri bugün sizin adınıza bir eğlence tertip ettik. Buyrun!

Börü ve Deli Dülek kendilerine tahsis edilen yere oturdular.  Çin yemekleri ve şarabı odanın havasına renk katıyordu. İmparatorun ve konuklarının bu resmi sofraya oturmasıyla yemekler iştahla yenilmeye başlandı.

Havayı yarark gelen hançer Börü’nün saçlarını yalayarak arkasındaki tahta döşemeye saplandı. Bıçağın nereden geldiğin kestiremeyen Börü, kahkahanın geldiği yöne baktı.

Wong, pis dişlerini göstererek:

_ Umarım Çin şakasından hoşlanmışsındır.

Börü soğukkanlılıkla yemeğine devam etti. İmparator Wong’un kaprislerine alışmıştı.  Babası ne de olsa ordu komutanı, Çin ordusunun bel kemiğiydi. Aniden bir hançer, Wong’un masaya uzanan sağ elinin parmakları arasından masaya saplandı. Müthiş bir şeydi.

_ Bu da Türk şakası…

Wong hızla kılıcını çekti. İmparator ayağa kalkarak:

_ Sok o kılıcı yerine Wong. İştahınızı gelecek panayıra saklayın. Türk elçisi misafirimizdir.

Wong bir an tereddüt etti, sonra yerine tekrar oturdu. Kızgın ve öfke dolu bakışlarla  yemeğine devam etti.

Chang gergin havayı soğukkanlılıkla izlerken bir den Börü’nün göğsündeki madalya dikkatini çekti. Damarlarındaki kanın hızlandığını hissetti. Gözlerine inanamıyordu.  İmkansız birşeydi. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen sınrboyundaki obaya yaptığı baskın gözünün önüne geldi. İmparator onu farketmişti.

_ Ne o Chang, hayalet görmüş gibisin. Bir şey mi var?

_Önemli birşety yok yüce imparatorum.

Yemek töreni bittikten sonra Börü srayın bahçesinde gezmeye karar verdi. Dar ve uzun koridorlardan geçerek sarayın büyük ve geniş bahçesine geldi. Bülbüllerin ötüşü, yol boyunca dikili selvi ağaçları allı yeşilli çiçekler adeta cennetten bir köşeyi andırıyordu. Bu arada kulağına org sesi geldi. İleride havuzun kenarında bir kız org çalıyordu. Kızın narin ve zarif elbisesi, çekik gözleri, pürüssüz teni Börü’yü etkilemişti.Kız bu arada kendisinin yabancı bir çift göz tarafından izlenildiğini farketti.

Börü:

_ Lütfen devam edin!

Kız org çalmaya devam etti. Börü kızın yanına oturdu. Uzun süre onu dinledi. Müzik faslı bittikten sonra, kız Börü’ye döndü.

_ Siz, şu türk elçisisiniz galiba

_ Nereden biliyorsunuz?

_Burada yabancılar hemen tanınır. Hele Türk düyarından bir yabancı Pekin’deyse…

_ Adını bağışlar mısın güzel kız?

_ Adım Sao, Çin Ordusu komutanı Chang’in kızıyım. Bir başka ifadeyle Wong’un kardeşiyim.

_ Çok asabi ve hırçın bir ağabeyiniz var. Aramızda olanları biliyorsunuz galiba.

_ Evet, dedim ya. Burada olan biten herşey bir şekilde duyulur. Müsabakalara katılacak mısınız?

_ Evet,

Bence katılmasanız iyi olur. Sonunda ölüm de var. Ağabeyim üç yıldan beri müsabakaların şampiyonudur.

_ Şansımı denemek istiyorum.

_ Kendinize çok güveniyorsunuz.

Börü cevap vermedi. Kız kendisinden izin isteyerek yanından ayrıldı.

***

Pekin’deki bütün insanlar dükkanlarını kapatarak akın akın panayırın yapıldığı alana koşuyorlardı. Yılda bir defa düzenlenen bu panayırda at yarışları, ok atma, akrobatik hareketler vb, şenlikler düzenlenirdi. Her bir branşta yapılan yarışmalar sonucu birincilere değerli ipek elbiseler, hayvan değerli taşlardan hediyeler verilirdi.

Herkes kimin bu yarışlarda şampiyon olacağı konusunda hararetli tartışmaya girer onların üzerine bahis oynarlardı.

 

Grubun en genci ortaya atılarak:

_ Bence bu sene de Whong ve Kao şampiyonluğa oynaralar.

Diğer sarhoş arkadaşı:

_ Hayır, bu sene favorim Ejderdir.

Gruplar halinde bu hararetli tartışmalar sürerken, arenanın alt bölümünde yer alan küçük odalarda silahşörler biraz sonra girecekleri çetin mücadeleye hazırlanıyorlardı. Kimisi baltasını, kimisi kılıcını bileğliyordu. Hepsinin yüzleri donuk adeta beton gibiydi.

Börü bulunduğu odada:

_ Bana bir şey olursa hiç durma. Bir an önce Türk illerine varmaya bak!

Deli Dülek_

_ Dostum bu anlamsız yarışa girmenin nedenini anlamıyorum. Vazgeçmek için zamanın var.

Bu arada koridordan gelen ses bütün odalarda  yansıdı.

_ Bütün silahşörler arenaya çıksın. İstedikleri silahla döğüşmekte serbesttirler.

Bu ses üzerine ikişerli sıra halinde arenaya açılan demir parmaklıklı kapının açılmasıyla birlikte arenaya yürüdüler.

Uğultu bir anda kesilmiş, etrafı derin bir sessizlik kaplamıştı.

Ejder adıyla tanınan savaşçıyı kimse bilmiyordu. Müsabakalara zırhlı çıkar yüzünü demir kafesten bir başlıkla örterdi. İmparator tarafından çeşitli ödüllerle ödüllendirilmişti. Onun hakkında çeşitli yorumlar yapılıyor onun bir saf köylü olduğu ya da Çin ordusunun ileri gelen savaşçılarından biri olduğu söyleniyordu.

İmparatorun arenaya gelmesiyle birlikte bütün seyirci ve yarışmacılar onu selamlamak üzere ayağa kalktılar. İmparator yerine oturduktan sonra törenlere başlansın! komutunu verdi.

İmparatorun yanında duran ihtiyar ak sakallı adam bu emir üzerine locanın merdivenlerinden inerek  silahşörlerin yanına geldi.

_ İlk yarış, ok atma yarışıdır. Hedefe elli adımdan ok atılacaktır.

Yirmi silahşör bu söz üzerinie yaylarının gerginliğini ve oklarının düzgünlüğünü kontrol etmeye başladılar.  Sıra sıra oklarını fırlatmaya başladılar.  Kao ve diğer bazı yarışmacılar hedeflerini tam tutturamamışlardı.

Wong pis dişlerini göstererek:

_ İyi bak Türkoğlu, sen de birşeyler öğren!

Wong sadağından kemik uçlu okunu çıkardı. Hekes pir dikkat Wong’u izliyordu. Wong tek dizinin üstüne çöktü. Sol eliyle yerden aldığı toprağı havaya savurdu.  Rüzgarın yönünü hesapladı.  Yayını gerdi ve okunu fırlattı. Ok havada vınlayarak hedefine isabet etti. Seyirciler coşkun bir tezahüratla arenayı inlettiler.

Wong yerden kalktı. İmparatora doğru gidip onu saygıyla selamladı.

Halkın zafer çığlıkları dinmiş artık sıra Börü’ye gelmişti.

Ak sakallı hakem one gelerek:

_ Delikanlı, Wong en iyi atışı yaptı. Bundan daha iyisini yapacağını zannetmiyorum. İstersen başka yarışmaya katılabilrisin.

_ Şansımı yine de denemek istiyorum.

Börü atış yerine geldi. Diz çöktü. Yayı germesiyle fırlatması bir oldu.

Bütün seyirciler ağzı açık kaldı. Müthiş birşeydi. Havada uçan ok Wong’un hedefe kiltlenen okunu ikiye bölerek hedefini bulmuştu.  İmparator nerdeyse küçük dilin yutacaktı. Daha önce böyle bir şey görmemişlerdi.Yalnız bu işe şaşırmayan tek biri vardı. O da Chang.

Hakemler müsabakanın sonucunu kararlaştırdılar.

_ Ok atma yarışmasının birincisi Türk elçisi Börüdür. İkinci müsabaka silahsız dövüş şeklinde olacaktır.  Her dövüşçü rakibini seçmekte serbesttir.

Halk heyecandan nefes alamaz olmuştu.  Silahşörlerin isimlerini tek tek sayan hakem savaşçıların rakiplerini seçmesini istedi. Eşleşmelerde geriye sadece Wong’la Börü kalmıştı. Wong, Börü’nün yanına gelerek:

_ Çok şanslısın, Bakalım döğişte de şansın yaver gidecek mi. Kemiklerinin çatırdısını duymaktan zevk alacağım.

Börü, sadece kısık gözlerle bakmakla yetindi.

Rakipler, karşı karşıya geçtiler. Gong sesiyle silahsız dövüş başlamıştı. Dövüşçüler rakiplerinin açığını kollayıp birbirlerinin etrafında dönüyorlardı.Wong, Börü’nün boğazına gelen öldürücü darbeyi savurunca Börü ustalıkla kendini çekti. Börü karşı atağa çekerek bir ayak darbesiyle Wong’yere sermek istedi. Fakat Wong da bu darbeden sıyrıldı.Çok geçmeden Li, Kao’nun zayıf tarafını yakalamış havada uçarak Kao’nun göğsine indirdiği tekmeyle rakibini yere sermişti.  Azgın Yumruk Katako’yubir yumruk darbesiyle saf dışı bıraktı.

Areneda kalan iki rakip sağlı sollu yumruklar savuruyor tekmeler havada uçuşuyordu.  Wong’deli danalar gibi burnundan soluyordu. Börü rakibinin yorulduğunu anlamıştı. İndirdiğiyumruk ve bir kafa darbesiyle Wong’u yere sermişti. Wong kısa bir süre yerden kalkamadı. Aniden yerden fırlayıpbelinden çıkardığı ince hançeri Börü’nün göğsüne saplamak istedi.Börü böyle kalleşçe bir saldırıyı bekliyordu.  Hemen yana çekilerek tekmesini Wong’un suratına yapıştırdı. Wong suratı dağılmış bir şekilde yere kapaklandı.Börü, ölümcil darbesini indirmek üzereydi. Bu arada hakemlerin itirazlarına aldırmadan arenaya biratlı girdi. Börü’nün yanına doğru geldi.tamamen her tarafı zırhlar içindeydi.

Atıdan indi, kılıcını kınından çekti.

_ Şimdi beni dinle bakalım Türk! Buradaki konuşmalarımızı hiç kimse duyamaz.Benden duyacağın şeyler seni çok şaşırtacak.

Yerde yatan Wong’u göstererek:

_ İu genç adam senin özbeöz kardeşindir. Türk illerinden beni öldürmek için geldiğini biliyorum. SAna burayı mezar edeceğim. Nasıl babanı öldürdüysem sen de öyle gebereceksin.  Hah hah haaa…

Börü duyduklarına inanamıyordu. Bir an gözlerinin önüne çocukluğunda babasının kalleşçe öldürüldüğü,anesinin ve obasının feci akibeti aklına geldi.

_ Kalleş köpek! Kendini ortaya çıkarmakla büyük hata ettin. Ne zamandan beri bu anı bekliyordum. Babamın anamın ve diğer Türklerin intikamını alacağım.

_ Göreceğiz bakalım. Haydi saldır…

Börü’nün kılıç darbesi Chang’i , Wong’un yanına düşürdü.Süratle yerinden kalkmak isterken acı bir çığlık kopardı.  Boğazından hırıltılar çıkıyor dudaklarının arasndan kan akıyordu. Börü kılıç darbesinin bu kadar öldürüci olmadığına emindi. Sırtının üzerine düşen Chang’in sırtında sapına kadar saplanmış bir hançer duruyordu. Hançer Chang’in ciğerine kadar işlemişti. Wong ölmemiş son bir gayretle hançeri Ejder’in sırtına saplamıştı. Börü Wong’un başucuna geldi, başını kaldırıp dizlerine koydu. Wong son bir gayretle konuştu:

_ Demek…. senle kardeşiz… Yıllarca … bunu babam… bildim… bağışla beni.. Wong’un başı yana düştü.Börü, yavaşça onu yere koydu. Doğrularak atına doğru yürüdü.Yularından tutarak arenanın kapısından çıkıp gitti. Deli Dülek onu kapını dışında bekliyordu. İkisi de atlarına binerek oradan uzaklaştılar.

 

Son

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir